"O kadarı artık üstatlık farkı; öbürleri de büyüyünce böyle kılıf bulacaklar"

"Hilal Kaplan, Hande Fırat ya da Abdülkadir Selvi... Bu üçlüden hangisi daha absürt ve komik yarışmasını kafamda oynattım ama işin içinden çıkamadım. Yardımınıza ihtiyacım var."

Kim ne derse desin, bu devrin en zor mesleklerinden biri Havuz Medyası’nda çalışmak. Her gün yeni bir skandala imza atan muktedirlerin yalanlarına yama uydurmak, bunun için komik duruma düşmeyi göze almak hiç kolay değil. Düşünsenize Hilal Kaplan, Hande Fırat ya da Abdülkadir Selvi olarak yaşıyor olabilirdiniz! Ne kadar korkunç! Haksız mıyım?

Bu üçlüden hangisi daha absürt ve komik yarışmasını kafamda oynattım ama işin içinden çıkamadım. Yardımınıza ihtiyacım var. Emine Erdoğan’ın 50 bin dolarlık (Türk parasıyla 400 bin liralık) çantasını, garibanlara hazmettirmek için Hande Fırat devreye girmişti. “Hanım Sultan”ın gözümüzün önünde Brüksel’de mağaza kapatarak aldığı çantaların “imitasyon” olduğunu öne sürmüştü. Marka taklitçiliği, ceza gerektiren bir suç. Hele de uluslararası markalarda bu küresel bir ayıp aynı zamanda. Durumun vahameti iş işten geçtikten sonra fark edildi ve fatura Fırat’a kesilerek konu soğumaya bırakıldı. “İmitasyon Hande” ise Fırat’ın lakabı olarak üzerine yapıştı.


Abdülkadir Selvi’nin yaması da ilk andan patladı ve gerçek tüm çıplaklığıyla sırıttı. Eski Başbakan Binali Yıldırım, oğlu Erkam’ın Venezuella gezilerini örtbas etmeye çalışırken ‘test kiti ve maske götürdü’ demişti. Gümrük kayıtları bunu doğrulamayınca Selvi devreye girerek valizinde götürdüğünü yazdı. İddianın ilk sahibi Sedat Peker başta olmak üzere herkes Selvi’yle dalga geçti. Muhataplar böyle taleplerle geldiğinde insan “beni tefe koyarlar” diye hiç düşünmez mi?

Gelelim, Hilal Kaplan’ın devirdiği çama… Cumhurbaşkanı Erdoğan kamu kuruluşlarına tasarruf genelgesi yayınladı; aslında söylemesine gerek yoktu hepimiz öyle olacağından emindik ama yine de “şahsım şerhi” düştü. Bir işgüzar çıkar da Saray için de uygulamaya kalkar diye riske girmek istemedi herhalde. Aynı gün eşi Emine Hanım da halka, “porsiyonların küçültülmesini ve ihtiyaç listesi yapmadan alışverişe çıkılmamasını” salık verdi. AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özhaseki de bir gurbetçinin yaptırdığı caminin açılışında “Müslüman zenginlere orta ve düşük gelirlilere yardım” çağrısında bulundu. Bunların şoku sürerken Erdoğan’ın Marmaris’teki yazlık sarayının fotoğrafları düştü sosyal medyaya.

640 milyona mal olan 300 odalı bir saray daha. Ankara ve Ahlat’takinden sonra bu biraz bardağı taşırdı. Tepkiler ve eleştiriler dinmiyor. Bastırılmış ve üzerinde oynanmış enflasyonun hem de sebze ve meyvedeki yaz düşüşlerine rağmen yüzde 17’ye çıktığı günlerde yeni sarayı izah etmek kolay olmayacaktı. Pelikan troliçesi Hilal Kaplan durumdan vazife çıkardı.

Kaplan, Erdoğan’ı savunurken hem kendini hem onu zor durumda bıraktı. Hani tanımasak “ters manyel yapıp çaktırmadan muhalefet ediyor” diyeceğiz. Kaplan’ın “Cumhuriyet tarihinin gördüğü en çalışkan Cumhurbaşkanı, tartışmasız Erdoğan’dır. Senede bir haftadan fazla tatil yaptığı görülmedi. Ve o ‘tatil’de de devlet işlerini takip etmeye ve yürütmeye devam ediyor,” ifadeleri, yazlık sarayı yeniden ve daha güçlü biçimde gündeme soktu. Bir haftalık tatil için 640 milyonluk 300 odalı saray! Necip Fazıl’ın ifadesiyle “bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa…” Enflasyonda dünya ortalaması yüzde 3,66, gelişmekte olan ülkelerde bile 4,99; Türkiye’de 17,53. Ve Erdoğan’ın lüksten, israftan taviz vermemesi adına halkın porsiyonlarının biraz daha küçülmesi talep ediliyor.

Üçü bir araya gelse ne yazarlardı acaba?

“Saray aslında, çıkma parçalarla yapılmış, mobilyalar ikinci elden çalıntı eşyalardan alınmış, sanıldığından çok daha ucuza getirilmiş. Erdoğan tatile giderken çantasında bölge halkına test kiti ve maske götürüyor. Zaten altı üstü bir hafta tatil yapıyor, onda da bir sürü evrak imzalıyor.”

Kaplan’ın kaş yapayım derken göz çıkaran yazısını görünce Mustafa Kutlu’nun Ankara’daki 1150 odalı Saray’a yaptığı güzelleme akıllara geliyor. Şöyle yazmıştı: “Batıdaki saraylara kıyasen bu bir ‘konak’ sayılır. Ama geniş bir alana yayılıyor. Bu formu ‘devlet ana’ya benzetiyorum. Merkezde gövde, iki yana açılmış kollar, milleti kucaklamaya hazırlanıyor.” Söz üstadı olmak böyle bir şey!

Kutlu, neden yüzyıllar önce yapılmış saraylar yerine ABD Başkanlarının 132 odalı ikametgahıyla kıyaslamıyor diye sormayın. O kadarı artık üstatlık farkı… Öbürleri de büyüyünce böyle kılıf bulacaklar. Az sabır…

Bülent Korucu / TR724
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ