"Erdoğan suçlarına bürokratları da ortak etme taktiğini Orhan İnandı olayında da uyguladı"

"Erdoğan suçlarına bürokratları da ortak etme taktiğini Orhan İnandı olayında da uyguladı. Fidan, İnandı’nın kaçırılmasından ve işkence görmesinden birinci derecede sorumlu. Akar ise İnandı’nın kaçırılması aşamasında devreye girerek suça ortak oldu."

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı Hakan Fidan ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar hem ölümcül bir hata yaptılar hem de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oyununa geldiler.

Konumuz, Kırgızistan’dan 35 gün önce kaçırılan eğitimci Orhan İnandı.


Erdoğan rejimi bugüne kadar, özellikle üçüncü dünya ülkelerinden ve demokrasinin güçlü olmadığı yerlerden 100’ü aşkın Hizmet Hareketi mensubunu kaçırdı.

Bu operasyonların bir kısmında yerel mafya örgütleriyle çalışıldı kimisinde de ilgili ülkelere hayli bonkör ‘bağışlar’ yapıldı.

Ancak Orhan İnandı olayının bugüne kadar yaşananlardan temel bir farkı var. Çünkü İnandı aynı zamanda Kırgızistan vatandaşı ve MİT son operasyonu ile aynı zamanda başka bir ülkenin egemenlik hakkını da ihlal etmiş oldu.

Dahası Orhan İnandı’nın işkence gördüğü tartışmaya bile gerek kalmayacak kadar açık. Rejimin propaganda için servis ettiği fotoğraflarda açıkça görülebileceği gibi İnandı’nın sağ kolu ve eli şişmiş, renk değiştirmiş.

İnandı’nın çok zayıfladığı, sakallarının uzadığı ve yüzünün çöktüğü görülüyor. İşin uzmanları sadece fotoğrafa bakarak bile İnandı’nın kötü muamele gördüğünü söyleyebiliyor.

Kısacası başka bir ülkenin vatandaşını kaçırmak ve işkence etmek uluslararası hukukta Erdoğan rejiminin başını ağrıtacak.

Gelelim olayın Fidan ve Akar boyutuna.

Malum olduğu üzere Orhan İnandı, 26 yıldır Kırgızistan’da yaşıyor ve Sapat Eğitim Kurumları’nın Genel Koordinatörü. Son 9 yıldır da Kırgız vatandaşı.

Ülkede çok tanınan sevilen bir eğitimci.

Nitekim kaçırıldığı günden itibaren binlerce Kırgız, İnandı için ayağa kalktı, Türk elçiliğinin etrafına etten duvar ördü. Türkiye beklemediği bir dirençle karşılaşınca başka illegalitelere başvurdu.

Mesela Türkiye’den özel bir kimyasal götürülüp İnandı’ya zorla ifadeler verdirildi. Hatta Kırgız vatandaşlığından çıkmak istediğine dair sahte bir ifade bile aldılar.

Sonuçta onlar da işledikleri suçun farkındalardı.

Bir yandan da Kırgız hükümetine cömert bağışlar yapıldı. İddialara göre örtülü ödenekten büyük paralar İnandı’yı Türkiye’ye taşımak için harcandı.

Başta eşi Reyhan İnandı ve arkadaşlarının yoğun çabasına rağmen Orhan İnandı Türkiye’ye kaçırıldı.

Sonuçta, 5 Temmuz günü kabine toplantısı sonrası kameraların karşısına geçen Erdoğan, Orhan İnandı’nın MİT operasyonuyla Türkiye’ye getirildiğini duyurdu.

Olay Kırgızistan’da da infiale yol açtı,  Kırgız Dışişleri Bakanlığı Bişkek’teki Türk Büyükelçisi’ne MİT’in Orhan İnandı’yı kaçırmasını protesto eden bir nota verdi. Kırgızistan, İnandı’nın iade edilmesini talep etti.

AKAR’IN KRİTİK ROLÜ

Gelelim Fidan ve Akar’ın ölümcül hatasına.

Orhan İnandı’yı 35 gündür Bişkek’te tutan Türk hükümeti geçen hafta Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı Kırgızistan’a yolladı. Resmi söyleme göre Akar, Tacikistan ve Kırgızistan’ı kapsayan resmi bir seyahatteydi.

Ancak Akar’ın zamanlaması çok manidar.

Üstelik Akar’ın MSB Twitter hesabından paylaştığı videoda anlattıkları şüpheleri büyüttü. Çünkü Akar ziyaretinin “FETÖ ile mücadelede için önemli bir aşama” olduğunu anlatıyordu.

Akar’ın bu ziyarette kullandığı özel uçakla İnandı’yı Türkiye’ye getirdiği iddia ediliyor.

FİDAN VE AKAR’IN BAŞI DERTTE

Burada çok kritik bir ayrıntı var.

Erdoğan ustaca Akar ve Fidan’ı da suça dahil etmiş oldu. Türkiye’de hukuk mu kaldı, kim neyi yargılayacak diyenler olabilir ama kazın ayağı öyle değil.

Meselenin uluslararası hukuku ilgilendiren iki boyutu var ve bu konuda ciddi bir müktesebat bulunuyor.

Bu noktada uluslararası hukukta çok bilinen bir örneğe bakalım. Adolf Eichmann’ı duymuş ya da en azından onun hayatını konu alan filmlerden birini görmüşsünüzdür.

Yahudi Soykırımı sırasında Avrupa’nın değişik yerlerinden toplama kamplarına getirilen Yahudileri nakletmekle görevli bir Gestapo subayı olan Eichmann, Hitler sonrası Güney Amerika’ya kaçtı.

Kimlik ve şekil değiştirip sıradan bir hayat yaşamaya başladı. Ancak 1960’ta İsrail istihbaratına yakalandı. 11 Mayıs 1960’ta filmlere konu olan bir operasyonla yakalandı.

Mossad, Eichmann’ı 9 gün boyunca özel bir evde sakladı. Eichmann’ı ülkeden çıkarmak için ince bir strateji izlendi.

20 Mayıs Arjantin’in bağımsızlık günüydü ve kutlamalar için İsrail Savunma Bakanı da Arjantin’e gelmişti. Mossad gizli bir operasyonla Eichmann’ı Savunma Bakanı’nın uçağına atıp İsrail’e götürdü.

İsrail Başbakanı 3 gün sonra kameraların karşısına geçip Adolf Eichmann’ın İsrail’e getirildiği müjdesini verdi. Ancak stratejik bir açıklama daha yaptı. Eichmann’ın yakalanması ve getirilmesi sırasında İsrail devletinin bir rolü olmadığını, bu operasyonu “İsraili seven grupların” yaptığını anlattı.

Arjantin ayağa kalkıp olayı protesto etti ve egemenlik haklarının ihlal edildiğini söyleyerek İsrail’den resmen özür talep etti. Ancak İsrail hükümeti olayda devlet olarak sorumluluklarının bulunmadığını iddia ederek özür talebine cevap dahi vermedi.

Arjantin olayın peşini bırakmayıp konuyu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne taşıdı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), 1950 yılında insanlığa karşı suç işleyenlerin yargılanması için karar almasına rağmen İsrail’in Arjantin topraklarında yaptığı bu operasyonun kabul edilmez olduğunu belirtip İsrail’in resmi olarak özür dilemesi gerektiğine karar verdi.

Bu kısa özetin bize bakan taraflarına gelince.

Her şeyden önce zanlı bir Nazi subayı olsa dahi, insan hakları ihlalleri sicili hayli kötü olan İsrail bile (kaldı ki bu olaydaki haklılığı tartışma götürmez) işkence yapmıyor.

Peki, Türkiye ne yapıyor? İşkence yapıyor ve bunu resmi devlet kurumları eliyle yayınlıyor. Bugüne kadar işkence edildiği belli olan kişilerle ilgili fotoğraf ve görüntüler Anadolu Ajansı ve TRT eliyle servis edildi.

Fidan ve Akar’ı daha da zora sokacak boyut ise burada devreye giriyor. Çünkü BMGK kararında da açıkça görüldüğü gibi başka ülkenin egemenlik hakları ihlal edilerek yapılan bu operasyonların uluslararası hukukta bir karşılığı var.

Eichmann örneğine geri dönersek…

İsrail’de yargılanıp mahkum olan Eichmann ile ilgili çok ciddi tartışmalar çıktı. Ancak İsrail Yüksek Mahkemesi’nin gerekçeli kararında yer alan bir bölüm benzer dosyalar için referans oldu.

Mahkeme Eichmann’ın yargılanmasının ‘evrensel yetki’ kapsamında olduğunu karara bağladı. Bu kararın meali şu: Evrensellik yetkisine göre dünyanın bütün ülkelerinin insanlığa karşı işlenmiş suçların faillerini, suçla, suçluyla, mağdurla ya da olay mahalliyle hukuksal bir bağı olmasa da yargılama yetkisi vardır.

Amaç, insan hakları ihlalcilerinin herhangi bir coğrafyada hukuksal koruma bulmasını engellemek. Bu yüzden evrensellik yetkisi adı insan hakları ihlallerine karışan, işkence eden, savaş suçlusu olan; her ideolojiden, her dinden, her ırktan politikacı, devlet adamı ya da bürokratın başının üzerinde sallanan Demokles’in Kılıcı olarak görülür.

Mossad tarafından İsrail’e kaçırılan ve Kudüs’te mahkemeye çıkarılan Eichmann savunmasında kendisinin, “sadece yasaları uygulayan, devletin verdiği görevi yerine getiren sıradan bir bürokrat olduğunu” iddia etti. Eichmann’ın savunmasında kullandığı jargon sığ ve sıradandı. Basmakalıp, bürokratik bir dil kullandı. Eichmann sürekli “ben sadece üstlerimin bana verdiği görevleri yerine getirdim” dese de idamdan kurtulamadı.

TÜRKİYE’DE YOK AMA DÜNYADA HUKUK VAR

Uluslararası hukuk uzmanlarına göre son yıllarda Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri (Mağdurun etnik ya da dini bir gruba dahil olması, kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine zarar verme, grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması vs.) 150’den fazla ülkede dava konusu yapılabiliyor.

Özellikle Almanya, İngiltere, Avusturya, Belçika, Fransa, İspanya gibi ülkeler bugüne kadar bu kapsamda çok sayıda yargılamaya ev sahipliği yaptı.

Mesela Almanya’da Esad rejiminin istihbaratçılarından Jamil Hassan’a yönelik bir dosya açıldı. 16 Suriyeli işkenceye maruz kaldıkları iddiasıyla yerel bir insan hakları derneği aracılığı ile geçtiğimiz yılın mayıs ayında Avusturya’da bir dava açtı. Liberya Devlet Başkanının oğluna ve Pekin eski belediye başkanı Liu Qi’ye ABD’de, Guatemelalı ve El Salvadorlu siyasiler için İspanya’da dava açıldı.

Başka çok sayıda örnek var.

Artık birçok ülke “failin ülke sınırları içinde bulunması” şartını aramaksızın hukuki süreci başlatıyor.

Sonuç olarak…

Erdoğan suçlarına bürokratları da ortak etme taktiğini Orhan İnandı olayında da uyguladı.

Fidan, Orhan İnandı’nın kaçırılmasından ve işkence görmesinden birinci derecede sorumlu.

Akar ise İnandı’nın kaçırılması aşamasında devreye girerek suça ortak oldu.

Eğer Kırgızistan konuyu BM’ye taşırsa Türkiye için kınama kararının çıkması kaçınılmaz. Dahası Türkiye’nin başka bir ülkenin toprağında, başka bir ülkenin vatandaşını kaçırdığı tescillenmiş olur.

Bu durumda Akar ve Fidan’ın insanlığa karşı suç ithamıyla yargı konusu olması kaçınılmaz hâle gelir.

Erdoğan yarın bir gün “aldanmışım” deyip kendini kurtarabilir ama onun hukuksuz talimatlarının uygulayıcısı olan bürokratların hiçbir şansı yok.

Fidan ve Akar, Orhan İnandı’nın kaçırılması olayındaki rolleriyle ölümcül bir hata yapmış oldular.

Adem Yavuz Arslan / TR724
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ