‘Provokasyona dönüşme ihtimali var… bu kadarını söyleyeyim’

HDP’nin Kars Belediyesi Eş Başkanı Ayhan Bilgen: 'İnsanların verdikleri oya sahip çıkmasının büyük bir provokasyona dönüşme ihtimalini görmesi gerekenler ise ülkeyi yönetenlerdir.


Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) daha önce kayyım atanan belediyelerini 31 Mart yerel seçimlerinde, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ni yüzde 63, Mardin Büyükşehir Belediyesi’ni yüzde 56, Van Büyükşehir Belediyesi’ni de yüzde 54 oy ile kazanmasının ardından İçişleri Bakanlığı kararıyla bu belediyelere tekrar kayyım atandı. İkinci kez kayyım atanan belediye başkanlarının yerine valiler kayyım olarak görevlendirildi. Bakanlığın bu kararına ise başta Diyarbakır, Mardin ve Van seçmenleri olmak üzere çok sayıda siyasi, vakıf, sendika ve yazar tepki gösterdi.

Peki, kayyım atamaları yalnızca HDP’nin bu üç belediyesiyle mi sınırlı kalacak? HDP’nin Kars Belediyesi Eş Genel Başkanı Ayhan Bilgen’le konuştuk. Bilgen, kayyım hazırlıklarının seçimden önce yapıldığını düşünüyor ve Türkiye’nin Osmanlı’nın son döneminde Arnavutluk, Bulgaristan gibi Balkanlar’da yaşanan dağılmaya benzer bir riskle karşı karşıya olduğunu savunuyor: “Osmanlı’nın son döneminde nasıl ki Arnavutluk, Bulgaristan ya da başka bölgelerde yaşanan bir takım sorunlar hem dış politikanın aracı haline gelmiş hem de devlet içinde, iktidar hatta ordu içinde çekişmelerin kurbanı olmuşsa galiba aynı riskle karşı karşıyayız.”


Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun; “Sokağa çıkmayı doğru bulmayız” sözlerini ise, “Bir korkunun ifadesi” olarak yorumlayan Bilgen, Suriye’deki gelişmelerle kayyım atamalarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Söz Ayhan Bilgen’de…

Sizin belediyenize de kayyım atanabileceğine ilişkin Twitter’da paylaşımlarınız da oldu. Beklentiniz ne yönde? Seçimden dört ay sonra gerçekleşen bu atamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kayyım atama hazırlığı seçim öncesinde yapılmış gözüküyor. Seçimlerden hemen sonra da yürürlüğe koyma arayışına girilmiş. Kaç belediye ve hangi belediyelere yapılacağı sadece tartışma konusu olmuş. Bundan sonrasına ilişkin bir öngörüde bulunmak zor… 400 milyon borçla devir aldığımız belediye. İller bankasından da 2 milyon bir gelir elde ediyoruz. Belediyede hiçbir kural ve kanuna uygun düzenleme kalmamış. Biz geçmişin enkazını toplamaya, gidermeye çalışırken buna rağmen kayyım atanır mı bilemiyorum. Ancak şu an belediye başkanlarımızın görevlerinden alınmalarına bakınca sanki çok önceden alınmış bir karar var.

Böyle düşünmenize neden olan şey ne?

Seçimlerden önce zaten bu konuda mesajlar verildi. Ayrıca medya organlarında yazılanlar da hazırlığın çok daha önceden olduğunu gösteriyor. Muhtemelen oralarda görevlendirilecek kişiler de, önceki kayyım döneminde çalışmış isimlerden, yeniden uygulamaya konulacak gözüküyor. Bunlarda hazırlığın daha önceden yapıldığını gösteriyor.

Twitter hesabınızdan; “Eğer Kars’a kayyım atamayı düşünürlerse yıllardır şehri soymalarına göz yumulan isimleri tavsiye ederim.” yorumunda bulundunuz. Bu isimler kimdir? 

Bir ironi yapmak istedim. Sonuçta belediyelerin borçlanması kanunda bellidir. 400 milyonla kat kat aşılmış durumda. Yine belediyelerin personel sayıları bellidir. Bu da fazlasıyla aşılmış durumda. Dolayısıyla şimdiye kadar bu kadar usulsüzlük yapılırken buna seyirci kalmak, bunun ciddi ve etkin bir soruşturma konusu yapılmamış olması elbette kabul edilebilir bir durum değildir. Eğer ille bir atamayla yönetilecekse şehirler, halkın seçiminin bir önemi yoksa o zaman bari hiç olmazsa belediyeyi bu kadar soyanlar, belediyenin kaynaklarını çarçur edenler yönetsinler. Kendi enkazlarını kendileri kaldırsınlar. Bu anlamda söyledim.

Kayyım atamalarının Suriye’de gelişmelerle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ifade ettiniz. Bunu nasıl somutlaştırabiliriz; Ve bir Balkan benzetmeniz oldu; bir dağılma mı öngörüyorsunuz?

Ne yazık ki Osmanlı’nın son dönemlerinde yapılan hatalar aynen tekrarlanıyor. Osmanlı Mebusan Meclisi’nde Arnavut muhalefetinin talepleri, beklentileri, yürütülen tartışmalar ve onun karşısında yapılan yanlışlar. Osmanlı’nın iç sorunlarının uluslararası politikada araçsallaşmasına fırsat vermiştir. İç politikadaki tutarlı, kapsayıcı, kucaklayıcı yaklaşım ancak bir ülkede birlikteliği, ortaklaşmayı sağlayabilir, ortak savunma duygusunu güçlendirebilir. Ama dış politikadaki gerilim ve hesaplaşmaların bedelini eğer iç politikaya taşırsanız bu sadece toplumda ayrışmayı ve birlikte yaşama arzusunun zayıflamasını doğurur. 100 yıl önceki hataları da bir ülkenin ortak aklı açısından son derece üzücüdür, endişe vericidir.

CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun kayyım atamalarını eleştirdiği açıklamasındaki, “Sokağa çıkmayı doğru bulmayız” yorumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Anladığım kadarıyla, haklı olunan bir durumdan haksız olunan duruma düşülmemesi gerekir gibi bir kaygı var. Böyle bir refleksle söylenmiş bir söz. Mağduriyetin kriminalize edilmemesi gibi bir tercihten söz ediliyor. Ama sonuçta demokratik tepki bir haktır, sorumluluktur. Burada mutlaka bir suç ortaya çıkaracak, gerilim ve çatışma ortaya çıkaracak bir yaklaşımmış gibi tarif etmek de başka bir korkunun yansımasıdır. Bir korkunun ifadesidir.

“Başka bir korku” derken CHP belediyelerine de kayyım atanmasını mı kast ediyorsunuz?

Ben bunun farkındalığının yeterince olmadığı kanaatindeyim. Bence asıl kaygı duyulması gereken şey budur. Bu sürecin gerçekten kontrolden çıkması, dış politikada yaşanacak gerilimlerle eş zamanlı olarak içeride de büyük bir çatışma denklemine sürüklenmektir. Burada Öcalan’ın da son görüşmesinde dikkat çektiği Kürt-Türk çatışmasına girilmemelidir. Suriye’de yaşanan süreç uluslararası ilişkiler açısından büyük bir hassasiyet içeriyor. Bununla eş zamanlı olarak içeride bu kadar tehlikeli bir tercihin yapılmış olması herkes için kaygıyı, korkuyu büyütmektedir.

Eş Genel Başkanınız Sezai Temelli’nin; “Sokakları bırakmayın, hayatı durdurun” açıklaması oldu. Bu devam ettiği takdirde Türkiye’yi bahsettiğiniz gibi bir çatışma mı bekliyor? Olabilir mi böyle bir şey? Ve bu doğru bir politika mıdır?

Kitle psikolojisini, nerede, nasıl bir refleks göstereceğini öngörmek her zaman kolay olmayabilir. İnsanların verdikleri oya sahip çıkması son derece değerlidir. Bunun büyük bir provokasyona dönüşme ihtimalini görmesi gerekenler ise ülkeyi yönetenlerdir. Buna fırsat vermemek için yapılan yanlışı erken görmek ve erkenden geri dönmek; başka kırılmalarla, başka gerilimlerle oluşarak ortaya çıkaracağı telafisi imkânsız ve geri dönüşü olmayan bir süreçlerin farkına varmak gerekir. İleri görüşlü yöneticilik bunu gerektirir. Burada galiba bir tercih söz konusudur. Bu tercihin hem zamanlaması hem de varabileceği noktanın ifade ettiği boyut son derece risklidir. Bu kadarını ifade etmekle yetineyim.

İçişler Bakanı Süleyman Soylu, “Diğer belediye niye atamıyoruz, çünkü burada soruşturma dosyaları var. Nasıl görevlerine devam edebilirler.” dedi. Bakan’ın bu açıklamasından dolayı sizde diğer belediyelere kayyım atanmayacağına ilişkin bir beklenti doğdu mu?

Türkiye iç politikasındaki gelişmelerin Kürt sorununu araçsallaştırdığı düşüncesindeyim. Nasıl Kürt sorununu uluslararası kavgaların, kutuplaştırmaların malzemesi haline getirmek Türkiye için bir risk içeriyorsa aynı şekilde ülkenin ortak bir sorununu iç politikada kavga aracı haline getirmek, iç çekişmelerin aracı haline getirmek de son derece büyük bir tehlikeyi barındırır. Osmanlı’nın son döneminde nasıl ki Arnavutluk, Bulgaristan ya da başka bölgelerde yaşanan bir takım sorunlar hem dış politikanın aracı haline gelmiş hem de devlet içinde, iktidar hatta ordu içinde çekişmelerin kurbanı olmuşsa galiba aynı riskle karşı karşıyayız.

Hemen her sözünüzde bir dağılma uyarısı görüyorum. Galiba bunu göz ardı edilemez ciddi bir ihtimal olarak görüyorsunuz. Doğru mu anlıyorum?

Sonuçta Türkiye’nin demokratikleşme sürecini yönetmesi; özgürlükler ve insan güvenliğinin birlikte hayata hakim olmasını inşa etmesinin en önemli fırsatı, en önemli aracı aslında yerel yönetimlerdir. Osmanlı’nın son dönemindeki âdem-i merkeziyet mi, merkezileşme mi tartışması gibi; merkezileşmenin ortaya çıkardığı durum dağılmadır. Otoriterleşmenin ortaya çıkardığı durum dağılmadır. Eğer yerel yönetimlerde şeffaflığı, katılımcılığı, demokratik yaklaşımı egemen kılmayı Türkiye başarabilirse; katılımcılığın, demokrasinin sağlayacağı en büyük şey aidiyet duygusunun güçlenmesi ve birlikte yaşam iradesinin egemen olmasıdır. Yanlış zamanda, yanlış tercih yaptığınızda telafisi olmayan sonuçlar yaşanabilir.


Kaynak: KRONOS
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER SİYASET HABERLERİ