Gültekin Avcı, 6 köşe yazısı nedeniyle 4 yıldır cezaevinde

Gültekin Avcı 4 yıldır cezaevinde. Savcı İrfan Fidan, yazdığı 33 sayfalık iddianamede Gültekin Avcı’ya sadece 4 sayfa ayırdı. Eylem olarak da 6 köşe yazısını gösterdi.


İddia, köşe yazılarıyla “algı operasyonu” yapılmasıydı. “Algı operasyonu” ceza hukukunun değil, olsa olsa bir sosyal psikoloji kavramı olabilir.

Gültekin Avcı’nın telefonu iktidara yakın bir gazeteci tarafından arandığında, takvimler 2013 başını gösteriyordu.


“Bana seninle ilgili sorular soruyorlar, bir cevap vermem gerekiyor” diyerek haklar, özgürlükler, terör soruşturmaları hakkında Avcı’nın ne düşündüğünü ölçmek için bir takım sorular yöneltti.

Avcı’nın o sorulara verdiği cevaplar Anayasa, kanunlar ve evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde oldu.

Aldığı cevaptan memnun olmayan gazeteci, sorusunu yineledi:

-Öyle mi diyorsun yani?

-Evet, öyle diyorum…

Belli ki “1 savcı 3 polis ile terör örgütü ilan etme” projeleri olgunlaştırılıyor, listeleniyor hazırlanıyordu. Belki de Avcı’nın adı, o gün verdiği cevaptan sonra tetikçilerin yanına değil tutuklanacaklar listesine yazılmış, iş sadece bahane üretmeye kalmıştı.

Avcı, 28 Şubat’ta askeri vesayete karşı da aynı dik duruşu sergilemişti. Adliyede çalışan hakim ve savcılara ait bilgileri istemek için arayan alay komutanına hukuk dersi vermiş, dini gruplara yönelik adreslere “irticai faaliyetler” gerekçesiyle baskın talimatı vermek için arayan komutanın yüzüne telefonu kapatmıştı. Emrindeki kolluğu “kimden gelirse gelsin, benim talimatım olmadan tek bir adrese dahi baskın yaparsanız suçüstü yapar gözaltına alıp, tutuklatırım” diyerek uyarmıştı. 28 Şubat’ın kasıp kavurduğu ortamda Batı Çalışma Grubu adına iltica raporları tanzim eden bir Emniyet Müdürü hakkında soruşturma başlatıp tutuklamaya sevk eden ilk ve tek savcı Gültekin Avcı olmuştu. Avcı’nın görev yaptığı yerlerdeki dini gruplar bu sayede baskından kurtulmuştu. Hakkındaki şikayet üzerine inceleme yapan müfettişin, yapabildiği tek suçlama “Deli gibi kanuna bağlı, Türk Silahlı Kuvvetleri ile uyumlu çalışmıyor” olmuştu. O gün bu gündür kanuna bağlı olmasının bedelini ödüyor.

Avcı’nın duruşu net, sözleri sert idi “Biz askeri Cumhuriyetten memnunuz, bizim generallerimiz her şeyi bilir, bunlar Olympos Dağı’ndaki tanrılardır, bunların hikmetinden sual olunmaz, bir general yanlış yapsa da, memleket için düşündüğü bir şey vardır” dediğimiz sürece hiç bir zaman erdemli bir demokratik yönetime ulaşamayacağız.”

Peki Gültekin Avcı bu kadar cesur gidebildiğine göre, akşamları yolunu gözleyen sevdiği bir kadın, başını okşayacağı çocuğu yok muydu?

Vardı var olmasına ama; hukukun çizdiği sınırlardan çıkıp, kendini inkar etme karaktersizliğini kendine yakıştıramıyordu.

Avcı, bedel ödeme pahasına kanuna bağlı kalırken, yargı mensuplarının çoğu adliyeyi ziyaret eden binbaşıyı esas duruşta karşılıyor, Genelkurmay’da brifing alıp komutanları ayakta alkışlıyor ve askeri vesayete sadakatlerini ilan ediyordu. Gelin görün ki, o gün askeri vesayetin önünde el pençe divan duran sözde yargı mensuplarının artıkları, bu gün de AKP ile sarmaş dolaş, al gülüm ver gülüm demokrasinin ve adaletin canına okuyor.

Avcı, askeri vesayetin hedefinde olduğu gibi PKK’nın, DHKP/C’nin ve Hizbullah’ın da ölüm listesindeydi. Adresin budur, çocuğunun adı, okuduğu okulu, sınıfı şudur diye tehdit mesajları alıyordu. Cezaevi savcısı iken Hizbullah davası tutukluları tarafından koğuşta rehin alınıp boğazına bıçak dayanmış, ölümden dönmüştü. O zaman da başını eğmemişti.

Manyak olan kim?

Hakimlik, savcılık kılıçtan keskin. Verdiğiniz bir kararla masum bir insanı ipe götürebileceğiniz gibi, bir suçluyu da kurtarabilirsiniz. Avcı’nın hakimlik yaptığı zamanlarda, önüne bir kız kaçırma dosyası gelir. Kızın yakınları “yalancı tanık” dinleterek suça karışmamış birinin tutuklanmasını sağlar. Mesai çıkışı yürüyerek evine giderken, kaçırılan kız Avcı’nın önüne çıkar. “Hakimim, siz ne yaptınız, O orada yoktu ki..!” der. O an, başından aşağı kaynar sular dökülür. Eve gider, ağzını bıçak açmaz, yatar uyuyamaz. Farkında olmadan da olsa, masum birini tutuklamıştır. Gece Saat 02.00’de cezaevine gidip “Ben seni haksız yere tutukladım, bana hakkını helal eder misin?” diye sorar. Yazdıklarım Hulusi Kentmen filminden bir sahne değil, Gültekin Avcı’nın meslek hayatından küçük bir kesit…Helallik sözü alınca huzurla evine döner.  Sabah ilk işi nöbetçi savcıya durumu anlatıp itiraz etmesini rica ederek suçsuz kişinin tahliyesini sağlamak olur.

Adliyede beraber görev yaptığı kimi hakim ve savcılar “Gültekin, manyak mısın sen?” diye sorduklarında verdiği cevap, insanı yutkunduracak cinstendir:

-Kimin manyak olduğunu, öldükten sonra göreceğiz..!

Peki aslında kim manyak?

Bir kişiyi haksız yere tutukladığı için uykusu kaçan Gültekin Avcı’mı, yoksa yüzbinlerce masum insana iftira atıp, güle oynaya onların hayatını karartanlar mı?



Gözaltı ve tutuklanma süreci

Tek merkezden yönetilen proje dosyalarda delillerden ziyade hedeflenen şey önemlidir. Bundan dolayı yalanlar gerçek, gerçekler yalan halini alır. Savcılar, sizin hayatınıza eş zamanlı başka bir hayat kurarlar. Çocukluktan baba olmanıza, evlilikten eğitim hayatınıza, iş hayatınızdan sosyal hayatınıza yaşanmışlıklarınız vardır gerçek hayatınızda. Bir de savcıların oluşturduğu gerçeklerin zıttı ikinci bir hayat. İki hayat arasında ad ve soyadınızın aynı olması dışında başka bir benzerlik bulunmaz. Bir çoğunda kopyala yapıştır yapıldığından, adınız bile yanlıştır. Yalanlar gerçek muamelesi gördüğünden, gerçekler önemini kaybeder.

Gültekin Avcı dosyası da yalanlarla oluşturulmuş, “yok artık..!” dedirten skandallarla dolu bir dosyadır. Ne acıdır ki, Avcı’nın tutuklanması için tetikçilik görevi,  avukat meslektaşı olan  Fidel Okan tarafından üstlenildi. Fidel Okan, 2015 yıllarında Gültekin Avcı adının “3 numaralı şüpheli” olarak yazılı olduğu bazı belgeleri televizyon ekranlarında göstererek hedef göstermeye başladı. Bunun üzerine Avcı, avukatları aracılığı ile Savcı İrfan Fidan’a başvurarak  durumu anlatıp hakkında bir soruşturma varsa ifade vermek istediğini belirtti. Savcı İrfan Fidan, avukatların dosyayı inceleme talebini “gizlilik” gerekçesiyle reddedip “Boşuna gelmesin, gelse de ifadesini almam, rahat olsun, evine dönsün, ben ona tebligat gönderip davet edeceğim” şeklinde cevapladı. Hakkında “Silahlı terör örgütü yöneticiliği” gibi ağır suçlamalar yapılan biri, kendi ayakları ile savcılığa gitmesine rağmen, bırakın gözaltına alınmayı, ifadesine dahi başvurulmadan adliyeden geri gönderildi.

Avcı, ifade için savcılıktan davetiye gönderilmesini beklerken, bu görüşmeden kısa bir zaman sonra, yani 18.09.2015 tarihinde İzmir’de ikamet ettiği evinin önünde bekleyen polislerce gözaltına alındı. Avcı’yı gözaltına almak için İstanbul’dan İzmir’e giden polisler, evde arama yapmaya dahi lüzum görmediler. Savcı Fidan belli ki elindeki delillerin sağlamlığından emindi; 2 sene önce yazılmış 6 tane köşe yazısı. Evet, düşüncenin suç olduğu düzende, yazı yazmak elbette suç sayılırdı.

Avcı, İstanbul Terör Şube’de günlerce bekletildi.  Bu süre boyunca insan onuru ile bağdaştırılamayacak fiziksel ve psikolojik kötü muamelelere maruz kaldı. Bu kadar bekledikten sonra yapılması gereken polisin ve savcının Avcı’nın işlediği suçları, bu suçların hangi silahlarla işlendiğini, ele geçirilen delilleri gösterip savunmasını istemekti. Fakat ne polis ne de savcı ifade almadı. Doğrudan tutuklama talebiyle sorgu hakiminin önüne çıkarıldı.

Savcı İrfan Fidan, tutuklamaya sevk yazısında Gültekin Avcı’nın, hakkında tutuklama kararı bulunan 2 emniyet görevlisi ile telefon görüşmesi yaptığını iddia etmekte idi. Avcı’ya “silahlı terör örgütü yöneticiliği” kılıfı biçildiğinden, telefon konuşmaları iddiası üzerinden, polislerce işlenen(!) suçlar da Avcı’nın üstüne yıkılacaktı. Gerçekte, iddia edilen telefon görüşmelerinin aslı yoktu.  Polis olarak gösterilen kişilerden biri akademisyen, diğeri de taksi şoförü idi. , Minareyi çalanlar kılıfını da hazırlamış ama kılıf, minareye uymuyordu. İsim benzerliği üzerinden suç üretmeye çalışanlar  kendileri suç işlemişti. Hem telefon konuşması olsaydı ne ifade ederdi ki? Suç bunun neresindeydi? Ortada telefon görüşmelerinin tespiti için mahkeme kararı olmadığı gibi, konuşma içerikleri de yoktu.

Dosya, sorgu için Sulh Ceza Hakimi Durmuş Karaçalı’nın önüne gönderildi. Durmuş Karaçalı, Gültekin Avcı’nın tutuklanmadan bir kaç ay önce yazdığı bir köşe yazısında kendisine hakaret ettiğini iddia ederek şikayetçi olmuştu. İddianame hazırlandıktan sonra dava İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılmış, duruşması da bir kaç hafta sonraya verilmişti. Durmuş Karaçalı’nın müşteki/mağdur olduğu davanın sanığı Gültekin Avcı idi. Avukatlar Karaçalı’nın CMK 22. Maddeye göre Avcı ile karşılıklı “husumeti” olması nedeniyle tarafsızlığını yitireceğinden çekilmesini talep ettiler. Kendisi çekilmeyince yasada yazılan usule riayet ederek reddi hakim talebinde bulundular. Karaçalı önce böyle bir davanın tebligatının kendisine ulaşmadığını söyleyerek gerçeğe aykırı beyanda bulundu. Neyse ki, mahkeme kalemine gidip belgeyi temin etmek uzun sürmedi. Avukatlar duruşma günü tebligatını Karaçalı’nın bizzat imzalayarak teslim aldığına dair belgeyi dosyaya sundular, ama değişen bir şey olmadı. Durmuş Karaçalı kör gözlere sokarcasına kanunun açık hükmünü çiğneyerek Gültekin Avcı hakkında tutuklama kararı verdi. Çünkü kanunların önemi yoktu, önemli olan sadece sonuçtu.

İlkesizlikler ve çifte standartlar

Gazetecilerin tutuklanması hakkında ayrımcı tavır sergileyen medya mensupları, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nün anıldığı bu dakikalarda Türk medyasının düştüğü bu durumda önemli bir paya sahipler. Gültekin Avcı’dan bir kaç ay sonra Can Dündar’da 52 köşe yazısı,  2 röportaj ve 2 haberi nedeniyle hukuksuzca tutuklandı. Can Dündar’ın tutuklanıp yargılanmasına haklı olarak büyük bir infialle tepki gösteren medya mensupları, Gültekin Avcı’nın yazdığı 6 köşe yazısını ağır silah olarak görmüş olmalarından olsa gerek, kafasını kuma gömmeyi tercih etti.

Savcı İrfan Fidan, 9 ay sonra yazdığı 33 sayfalık iddianamede Gültekin Avcı’ya sadece 4 sayfa ayırdı.  Eylem olarak da 6 köşe yazısını gösterdi. İddia, köşe yazılarıyla “algı operasyonu” yapılmasıydı. “Algı operasyonu” ceza hukukunun değil, olsa olsa bir sosyal psikoloji kavramı olabilir. Hiç bir ismin bulunmadığı, hiç kimseye hakaret edilmeyen bu yazılar hakkında ne bir tekzip başvurusu yapılmış, ne de suç duyurusunda bulunulmuştu. Savcının iddiası ipe sapa gelmeyecek türdendi: Muta nikahı kötülenip, dönemin başbakanı, bakanları ve  devlet yetkilileri “itibarsızlaştırarak kendilerini savunamayacak duruma düşürülmüş” idi. Ve bu eylemlerinden dolayı Gültekin Avcı’ya 2 müebbet ve +75 yıla kadar hapis cezası verilmesini istiyordu.

Çifte standart, Anayasa Mahkemesinde de devam etti.  Gültekin Avcı’nın haksız tutukluluğu için Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuru aylarca incelenmedi.  Can Dündar ve Erdem Gül’ün mağduriyetleri ise tutuklanmalarından 3 ay sonra jet hızıyla verilen Anayasa Mahkemesi kararıyla sonlandırıldı. Oysa yapılması gereken, başvuru tarih ve sıralamasına riayet edilerek dosyanın incelenmesi ve karar verilmesiydi.

Gültekin Avcı, tutuklanmasından 9 ay sonra çıkarıldığı mahkemedeki savunmasını kısa tuttu. Mahkeme 6 köşe yazısı nedeniyle 2 müebbet ve +75 yıl hapis cezası istenen iddianameyi kabul ettiyse, uzun uzun savunma yapmaya, ceza hukukunun kriterlerini anlatmaya ne gerek vardı ki? Hem 6 tane köşe yazısının nesini savunacaktı? Köşe yazıları, kendini savunuyordu zaten.

Fakat mahkeme, hepimizi şaşırttı. 20 Eylül 2015 Tarihinde tutuklanan Avcı, 9 Haziran 2016 Tarihinde ilk duruşmada savunmasını yaptıktan sonra tahliye oldu.  Ondan sonra görünmeyen el, medyadaki tetikçileri üzerinden saldırıya geçerek dosyaya müdahale etmeye başladı. Avcı, dosyada yeni bir gelişme olmamasına rağmen 25 Eylül 2016 Tarihinde yeniden tutuklandı. Aradan geçen 3 yılın sonunda, 13 Eylül 2019 Tarihinde yeniden tahliye oldu, aynı gün nefret lobisi harekete geçerek hedef gösterdi. Yapılan itiraz üzerine 1 gün sonra yeniden tutuklanma kararı verildi, gözaltına alındı ve cezaevine gönderildi.

Olmadık kısıtlamalar konulsa da, kitapları yanında. Cezaevinde kendine bibliyoterapi yaparak hayata tutunuyor. Ancak kitabıyla buluştuğu anlarda dört duvar arkasına geçip, özgürlüğe kavuşabiliyor. Ta ki, kitabı bitirip kapağını kapatıncaya kadar.

Yazı: Av Fikret Duran

Kaynak: Tr724
 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER MEDYA HABERLERİ