Türkiye’de işkence: Bilmiyorum, görmedim, duymadım

İşkence iddiası, reddedilemeyecek derecede mesela fotoğrafıyla, kaydıyla, tanığıyla gündeme geldiğinde bu ‘münferit bir vaka’ olur. Bundan sonraki süreç genelde şöyle işler...


Diyarbakır’ın Bağlar ilçesi 5 Nisan Mahallesi’nde, polis Atakan Arslan’ın hayatını kaybetmesinin ardından başlatılan operasyonlarda gözaltına alınan iki kişiye Emniyet’te işkence edilmesi Türkiye’nin bitmeyen sorununu yeniden güdeme getirdi: İşkence!

Türkiye siyasetini birazcık da olsa takip edenler bilir, – eğer sadece resmi yazışmalara bakarsanız – bütün hükûmetler işkence karşıtıdır. İşkenceye sıfır tolerans gösterilir! Hatta bu toleransın zaman zaman sıfırın altına indiği de görülür.




İşkence iddiası, reddedilemeyecek derecede mesela fotoğrafıyla, kaydıyla, tanığıyla gündeme geldiğindeyse elbette bu ‘münferit bir vaka’ olur.

Bundan sonraki süreç genelde şöyle işler:

1 – İlgili bakan açıklama yapar: Konu yetkili makâmlar tarafından incelenmektedir, herkes müsterih olsundur, sonuna kadar gidilecektir.

2 – Soruşturma başlatılır, takipsizlik çıkmazsa açılan dava bir şekilde sönümlenir.

3 – İşkenceyle suçlanarak görevden uzaklaştırılan polislerin bir süre sonra başka bir birimde göreve döndüğü öğrenilir. Olayın üzerinden epey zaman geçmiş, zaten konu da unutulmuştur.

4 – Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’nin, “işkence yasağı” maddesini ihlal ettiğine dair hüküm verir.  Bundan pek kimsenin haberi olmaz. Konu, en azından devlet açısından kapanır!

Örneğin, “işkenceye sıfır tolerans” gösterilen 2008 yılında Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), bir açıklama yaparak   Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 3. maddesinde düzenlenen “işkence yasağı” kapsamında, Türkiye aleyhine sonuçlanan dava sayısının 1990 yılından beri her geçen yıl arttığını belirtmişti: 3. madde kapsamında AİHM, 1999-2008 yılları arasında Türkiye aleyhine açılan 1905 davayı karara bağladı. Bu davalardan 1652’sinde en az bir maddenin ihlal edildiği sonucuna varıldı. AİHM Türkiye’nin AİHS’nin 3. maddesini 2007 yılında toplamda 47 kez, 2008’de toplamda 57 kez ihlal ettiğine karar verdi.

GÖRMEYİNCE, DUYMAYINCA, BİLMEYİNCE OLMA(MIŞ) GİBİ OLUYOR

Fakat, hükûmetlerin “ama’sız, fakatsız” işkence karşıtı olması, hiçbir zaman işkence yapılmadığı anlamına gelmedi. Sadece gündeme gelen tüm iddialar çok ustalıklı bir şekilde reddediliyor, görmezden geliniyor ve üstü örtülüyordu.

İşkence iddialarına karşı uygulanan görmezden gelme taktiğinin nasıl işlediğine dair en iyi kaynak, yine hükûmetin tüm resmi işlemlerinin – zamanında – kayıtlı olduğu TBMM arşivleri. 1980 sonu ve 1990’ların başında gündeme gelen işkence iddiaları ve kabinede sorumlu bakanların bunlara nasıl yanıt verdiğinin izleri, özellikle bağımsız vekillerin verdiği soru önergelerinde takip edilebiliyor.

O dönemden beri uygulanan inkâr yöntemlerinden en bilineni olan ve “üç maymun” olarak da adlandırılan, “bilmiyorum, görmedim, duymadım” taktiği kısaca şöyle işliyor: Cezaevinde veya karakolda işkence iddiası gündeme gelmiş olabilir ama bu konuda açılmış bir soruşturma yoksa işkence de yoktur!

Bir vakayla açıklayalım:

Olay: 1988 yılında cezaevinde yapılan işkenceler nedeniyle Türkiye’de pek çok cezaevinde açlık grevleri başlatılmıştı.

Tarih: 8 Mart 1988

Konu: Kars Milletvekili Mahmut Alınak ve 12 arkadaşı, tutuklu ve hükümlülere cezaevlerinde yapıldığı iddia edilen haksız ve insanlık dışı uygulama konusunda Meclis Araştırması başlatılmasına ilişkin önerge verdi.

TBMM tutanağında Meclis Araştırma Önergesi talebinin özeti şöyleydi:

“Tutuklu ve hükümlüler tedavi olamadıklarından, yakınları ve avukatları ile uygun koşullarda görüşemediklerinden, havalandırmaya çıkarılmadıklarından, en basit ve sıradan nedenlerle hücrelere atıldıklarından ve infazlarının yakıldığından, başka cezaevlerine nakledilmekten, kendilerine dayak atıldığından, yeteri kadar beslenemediklerinden ve benzeri birçok haksız uygulamadan yakınmaktadırlar. Nitekim, bu haksız uygulamalara tepki olarak, Sağmalcılar, Eskişehir, Buca ve daha birçok cezaevindeki tutuklu ve hükümlüler ile yakınları açlık grevlerine başlamışlardır.”

Önergeye Anavatan Partisi Grubu adına cevap veren Maraş Milletvekili Mehmet Onur’un uzun konuşmasının özetiyse şöyleydi:

“Sayın milletvekilleri, cezaevlerinde bulunan hükümlü ve tutuklulara dayak atıldığı, işkence yapıldığı, insan haklarına aykırı davranışta bulunulduğu iddiaları yerinde değildir. Zira, bu konu hakkında cumhuriyet savcılıklarına, Adalet Bakanlığı’na hiçbir olay intikal etmemiştir.” 

“1987 yılı içinde, içlerinde anarşi ve terör suçlarından hükümlü bulunanların bulundukları cezaevleri basının görmesine sunulmuştur. Netice olarak, yapılan incelemede herhangi bir uygulama dışı tutuma rastlanılmamıştır.”

“Sayın milletvekilleri, cezaevlerinde bulunan hükümlü ve tutuklulara dayak atıldığı, işkence yapıldığı ve insan haklarına aykırı davranışta bulunulduğu iddiası varit bulunmamaktadır. Bu konuda hükümlüler arasında cereyan etmiş – tekrar ediyorum; hükümlüler arasında cereyan etmiş- bazı münferit olaylar dışında, cumhuriyet savcılıklarına ve Bakanlığıma herhangi bir konuda intikal etmiş olay yoktur.”

Yanıttan da anlaşıldığı gibi, işkence karşısında “soruşturma mı var, hani nerede?” deyip üzerine bir de “bakın, basını da cezaevine götürdük, onlar da bir şey görmedi” diyerek medya tanık gösterildiğinde işkence hiç olma(mış) sayılabiliyor Türkiye’de.

150 METRELİK MESAFEDEN DURUŞMAYA GELMEYEN POLİSLER

Daha iddia aşamasında genelde ‘üç maymun’ taktiğiyle üstü kapatılsa da nadiren işkence davalarının açıldığı da görüldü…Yakın tarihin en önemli işkence davalarından biri Manisa Davası’ydı.



Manisa’da 1995 yılında polis tarafından gözaltına alınan çoğunluğu öğrenci 16 genç, Emniyet’te 11 gün ağır işkenceye maruz kaldı. 16 genç, ’duvarlara yazı yazmak’, ’bildiri dağıtmak’, ’molotofkokteyli atmak’, ‘gizli bir örgüte üye olmak’ suçlamalarıyla tutuklanarak cezaevine gönderildi. Bu arada ailelerinin ve gençlerin şikâyeti üzerine, işkenceyle suçlanan 10 polis memuru da yargı karşısına çıktı. Dava yıllarca sürüncemede kaldı, yerel mahkeme kararları birçok kez bozuldu.

Bu dava sürerken CHP İzmir Milletvekili Sabri Ergül’ün, İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu’nun yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesine bakalım:

“Manisa’da çoğunluğu 14 ila 18 yaşlarında ve lise öğrencisi 16 çocuğa ağır ve insanlık dışı işkenceler yaptıkları iddiası ile 70’er yıl ağır hapis cezası istemi ile yargılanan 10 polisin, Manisa Ağır Ceza Mahkemesinde duruşmada hazır bulundurmaları kararına rağmen, görev yaptıkları aynı caddede üzerinde ve 150 metre uzaklıktaki İl Emniyet Müdürlüğünden duruşmaya getirilmemiş olmalarını nasıl izah edecek siniz?”

İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu’nun, Sabri Ergül’e verdiği yanıt ise şöyleydi:

“Manisa Ağır Ceza Mahkemesi’nin 3.9.1997 gün ve 1996/128 sayılı yazıları ile teşhis amacıyla 22.10.1997 günü duruşmada hazır bulundurulmaları istenilen polisler belirtilen gün ve saatte mahkemede hazır bulunmuşlardır. Ancak mahkeme tarafından yüzleştirmenin gerekmediği belirtilmiş, bundan sonraki duruşmalara katılmalarına gerek görülmemiştir. Söz konusu polisler hakkında yakalama, tutuklama veya herhangi bir sebepten dolayı çıkarılmış müzekkere bulunmamaktadır.”

Bu yanıtta da görüldüğü gibi yine “yakalama mı var, hani nerede?” diye sorduğunuzda işkence yok(muş) gibi oluyor Türkiye’de.

Neyse ki bu davada yerel mahkeme kararları pek çok kez bozulsa da 2003 yılında Yargıtay 8. Ceza Dairesi, zaman aşımı süresinin dolmasına üç ay kala kararı onayarak 1’i başkomiser 10 polisi, 5 ile 10 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırdı. AİHM’de Türkiye’yi 13 bin 800’er Euro para ödemeye mahkum ettirdi. 





KIRCI: İKİ OVUYORLAR İZ MİZ KALMIYOR

İşkence konusundaki en ilginç itiraflardan birini bu zamana kadar Haluk Kırcı yaptı. Bahçelievler’de yedi TİP’li öğrencinin öldürülmesinin de aralarında bulunduğu çeşitli suçlardan aranırken yakalanan Haluk Kırcı, dosyasının birleştirildiği Susurluk Davası’nda “görmeyeli” işkence yöntemlerinin “epey geliştiğini” söylemişti.

İstanbul 6 No’lu DGM’de 16 Mart 1999 tarihinde görülen duruşmada Haluk Kırcı, “şimdi burada işkence gördüm demek istemiyorum,” diyerek esas hakkındaki savunmasına söyle devam etmişti:

“Yani bizim zamanımızda iki elektrik verirdiniz belli olurdu, şimdi arkadaşlar işi ilerletmiş. Adliyeye göndermeden önce Lasonille ovuyorlar morluk iz miz kalmıyor.”

Aynı celsede Kırcı, 7 TİP’li öğrenciyi öldürdüğünü de itiraf etmiş,  bunu gençliğin verdiği cahilliğe bağlamış ve hakime şu soruyu yöneltmişti: “Evet, 7 TİP’liyi öldürdüm ama siz hiç küçükken erik çalmadınız mı?”

Neticede, bu ülkede işkenceyle insan öldürmek (TİP’li öğrenciler önce telle boğulmaya çalışılmış, sonra kurşunlanarak katledilmişti) Kırcı’nın da ikrar ettiği gibi ‘erik çalmak’la eşdeğer tutuldu hep. Hükûmetler görmediği zaman görülmez, medya duymadığı zaman duyulmaz oldu.

Şimdi, pervasız bir şekilde işkencenin görüntüsü de paylaşılıyor. HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun dediği gibi belki, “İşkence eskiden gizli yapılmaya çalışılırdı, şimdi çığlıklar dünyaya duyurulmaya çalışılıyor.”

Öyle mi gerçekten? Bundan önce işkenceler bilinmiyor muydu, hiç mi görülmedi veya duyulmadı mı? 

Hayır, herkes duyuyor, herkes görüyor ve herkes biliyordu. Önemli olan geride morluk bırakmamaktı, eh Lasonil de bunun için vardı.
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER GÜNDEM HABERLERİ