Prof. Savaş: İslamcılığın ‘kilisesi’ artık kimseyi ikna edemez

Prof. Haluk Savaş: Türkiye’de cemaatlerin çöküşü, bireysel dindarlığın ortaya çıkışı İslamcılığı çökertecek. İslamcılığın kilisesi eskidi. O kilise artık kimseyi ikna edemez.

Kronos'tan Gazeteciler Alin Ozinian ve Selahattin Sevi'nin Profesör Haluk Savaş ile yaptığı ropörtajın ikinci bölümü şöyle;

Tüm bu yaşadıklarınızın ailenize yansımaları nasıl oldu?


Açıkçası biz ne dersek kabul ediliyor, diye bir durum yok. Çocuklarımız da sorguluyor. Çocuklarımız da diyor, “Ne yaptınız, mutlaka bir şey çevirdiniz” gibi… Bizim dünyaya bakışımızda da bir çarpıklık olabileceğine dair şüpheler de içeriyor söyledikleri. Sadece tekniğinizde hata vardı değil. Siz belki yanlış yerde duruyordunuz, daha radikal bir eleştiri yani. Mesela biz evde Kur’an meali okuyoruz. Bir yer geliyor, oğlum diyor ki, burada ben farklı düşünüyorum. “Nasıl düşünüyorsun” diyorum, ergen olduğu için de müdahale etmiyorum. Görüşüne saygı duyuyorum, açıklamasını istiyorum.  Burada ben şeytandan tarafım diyor. “Niye diyorum, neden şeytandan yanasın…” diyor ki “Şeytan hem bir imtihan unsuru olarak sayılıyor, hem de cezalandırılacağı, lanetli olduğu vs. gibi ifadeler geçiyor. Bu nasıl oluyor?” diyor. Şeytan insanın imtihanında bir unsursa nasıl cezaya maruz kalıyor, o vazifeli diyor. Devlet memuru gibi bir şey, ne oluyor gibi… Bu tür sorulara dört dörtlük bir cevap veremedim ama en azından onun düşüncesini sarsmadım, kırıp dökmedim. Bir cevap üretmeye çalıştım. Burada görüyoruz, çocukların dine bakışı bizden farklı. Deizme, ateizme yakın. Ben de ergenlikte kısa süre ateizmden geçtiğim için bunu önemsemiyorum, çünkü insan sonuçta kimliğini oluştururken bütün bu evreleri yaşayabilir. Bu konularla ilgili yoğun tereddütler yaşayabilir. Sonuçta inancımız genetik bir miras değil. Düşünerek varacağımız bir şey. Onun için serbest bırakmak lazım diye düşünüyorum çocuklarımızı. Üzerine atlayıp bu çocuğun tam bir Müslüman terbiyesi ile yetişmesi lazım derdinde değilim. Tabir yerindeyse biraz rahat bırakıyorum. Dolayısıyla onun eleştirileri şu – “Bu insanlar belki de yanlış insanlar, yanlış şeyler yapıyorlardır, dünyaya yanlış bakıyorlardır” gibi… Bu insanların arasında olduğunuz için başınıza bunlar geldi diye düşünüyor. Bütün yaşadıklarımızdan sonra çocuklarımız şunları da görüyor, demek ki annem babam beğenmediği, uyuşmadığı şeyler karşısında tavır almış diyor. Her düşünceleri değerli.

Belki de daha önce okuduğunuz Kur’an meallerinde, dini kaynaklarda, tarihi süreçlerde gördüğü olayların yaşandığını gördüler. Sonra nelerden vazgeçilebileceğini… Evleri, okulu, arkadaşları…

Evet, nelerden vazgeçebilirsin, vazgeçebiliriz. Çocuklar gibi herkes görüyor. Hapislerde insanlar çürüyor. Ahmet Turan Alkan mesela… “Kardeşim siz haklısınız!” diye saydırıverse el üstünde tutulurdu.

İNSANIN EN TEMEL HAZİNESİ HAKİKATPEREST OLMASIDIR

Siz isim vermeyeceksiniz ama ben vereyim, mesela İskender Pala benzer şeyler söyledi ve görece olarak el üstünde tutuldu. Ama şimdi onun Ahmet Turan Alkan ya da Ahmet Altan kadar toplumda bir karşılığı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Aydın olmanın ilk şartı doğruluk ve cesarettir. İnsan hakları savunucusu, sanatkâr, bilim insanı, uzatabiliriz listeyi. Her türden insanın en temel hazinesi hakikatperest olmasıdır. Doğruluk ve cesaret onları bir araya getirir. Bilimde de öyle, diyelim ki bir çalışma yapacaksınız, araziye uyarsanız yazılarınız bazı dergilerde yayımlanır, fakat hiçbiri radikal hamle olmaz. Bilimde kritik eşiği aşamazsınız. Einstein’ın söylediği bir şey vardır: ‘Eğer bir hipotez ilk duyulduğunda “bu ne saçmalıktır?” hissini uyandırmıyorsa o zaman o hipotezden bir şey çıkmaz’ diyor. ‘Onu test etmeye, değerlendirmeye gerek yoktur’ diyor. Öyle bir radikallik barındırması lazım ki içinde test ettiğinde keskin bir dönüşe neden olsun, bilimsel sahada. Bu her zaman uç şeyler yapalım anlamında değil. Ama yeterince hakperestseniz yeterince uç şeyleri de söyleyebilirsiniz. Bir de Muhammed İkbal’in duası var: “Akıl verdin öğrettin, şimdi de delilik ver söylet!” Yani Allah’tan bir şeyin hakikatini söyleyecek kadar delilik/çılgınlık/cesaret talep ediyor. Burası önemli… Düşünelim ilk uçağı uçuran Wright kardeşleri, Washington DC’deki tahta uçağı yapan adamları. Affedersiniz bu manyaklar olmasaydı bu kadar kilometreyi uçakla aşabilir miydik? Onların cesaretine borçluyuz. İkbal’in duası da açık, günlük yaşananlar da öyle. İyi ki yeterince delilerimiz varmış.


Fotoğraflar Selahattin Sevi

AŞIRI UYUMCULAR, GÜÇÜN YANINDA YER ALANLAR YOZLAŞTI, ÇÜRÜYOR, KAYBEDİYOR


Gerçekten var mı delilerimiz? Hakikati her durumda söyleyecek kadar deli ve cesur olanlar sanki az…

En azından hiç yok diyemiyoruz. Bunca sert geçişin nedeni de bu, bazı delilerimiz olduğu için. Hiç delimiz olmasaydı bunlar da başımıza gelmeyecekti. Her ne kadar toplum tarafından kabullenilmiş olması tehlikeli olsa da deliler var diye bunlar oldu, büyük krizler çıktı. Bu kritik eşik dönülecek. Şu anda aşırı uyumcular, gücün yanında yer alanlar veya gücün kendisi ağır bir biçimde yozlaştı, çürüyor, kaybediyor… Gün gün görüyoruz bunu, kaybediyor!

Oysa Türkiye’de her şeyi kontrol altına aldıklarını düşünüyorlardı. Bürokrasi, basın, sosyal hayat her şey denetim altına alınmış gibi görünüyordu değil mi?

Siyasete bir içerik, bir hikaye gerekiyor. Siyaset sadece bir tarlaya, bir araziye sahip olmak gibi değil. Oranın sahibi olmakla sınırlandırılamaz. Ortaçağ’da yaşamıyoruz, sonuçta Land Lord, bir şekilde arazinin sahibi olan derebeylerinin, belli bir güçleri vardı. Araziyi tutuyorlardı. Onlarla kilisenin anlaşması bir biçimde toplumu konsolide ediyordu, kıpırdayamaz hale getiriyordu. Kilise  ağuluyor (zehirliyor), , derebeyi de o ağulamanın  etkisiyle sahayı kontrol ediyordu. Kilise vergileri topluyordu bir yandan, bölüşüyorlardı. O zaman bile derebeyinin kiliseye ihtiyacı vardı. Yani ideolojiye/hikayeye ihtiyacı vardı. Bir biçimde onu ikna edebileceği, toplumu ağulayacağı mekanizmaya ihtiyacı var. Bu birlik kurulmuştu. Bu birlik ne zaman kırıldı. Martin Luther Almanca’ya çevirdi İncil’i. İnsanlar anladıkları bir dilde kutsal kitapla karşılaştılar. Orada kilisenin hakimiyeti kırıldı. Dolayısıyla toplumu ikna edecek bir ideoloji artık o güne kadarki klasik kiliseden çıkmaya başladı. Onun da kendi ağu (zehirleme) mekanizmaları oluştu. Protestanlar, Evanjelikler dahil dindeki yenileşmeyi yapan önemli bir gruptur, her ne kadar şimdi Bush’un vs. de içinde olduğu uç bir grup olsalar da. 75 milyon şimdi başka bir radikal dinci grup,şimdi radikal olan o Hristiyan grup, o sırada girdaptan çıktı. Nisbi bir akılcılığa geçti, din kavrayışı değişti. Artık derebeyinin hizmetinde olmayabilecek bir din oluşmaya başladı. O Evanjelik lafı bile yani “İncili… İncil’e dayalı, kitaba dayalı” anlamındaki kelime bile değerli. İnsanlar artık kiliseye değil, kitaba dayalı. Kitabı herkes okur ve bir yorum yapar yani. Eksik gedik. Türkiye’de de gelinen noktada bu kadar krizin yaşanmasına neden olan şey orta çağda bir biçimde kiliseyle halkın yaşadığı çatışmadır. Benim kendi zihnimde kurduğum model bu. İddialı olabilir, sosyal bilimciler farklı bir yorum getirebilir, dalga geçebilir benimle. Benim de kendime göre bir sosyal bilim kavrayışım var.

BUGÜN İMAM HATİP, CAMİ, DİYANET VE İLAHİYAT FAKÜLTELERİ İNSANLARI İKNA EDEMEZ

Peki, Türkiye’de yaşananlar tam olarak nedir, sizin sosyal bilim pencerenizden nasıl görünüyor?

Türkiye’deki olay dinle (“kurumsal din”) eğitimli halkın karşı karşıya gelmesidir. Belli sosyal grupların, bunlar dindar da olabilir nisbî sekülerleşmesi, nisbî laikleşmesi ve akılcılaşması, onların daha çok okuyarak, eğitim görerek farklılaşması toplumun klasik derebeyinin yanında duran kiliseye nazaran daha çok “kitaba dayalı bir din” kavrayışı geliştirmesi karşısında devletin de gittikçe Ortaçağ derebeyleri gibi hareket edip klasik dinle, yani İmam-Hatiple, diyanetle bu kadar örtüşmesi karşısında aslında seküler bir din ortaya çıkmıştır. Bu daha bireycidir. Bu kriz bireyci dini anlayışı da artıracaktır. Her ne kadar birtakım tarikatlar, cemaatler vs. burada arada gümlese de sonuçta güçlenen şey İncil’i, Kur’an’ı olan İslam’dır. Bir biçimde daha bireysel ve akla dayalı bir yorumu çıkacaktır. Rasyonel ve  hayatın içinden. Bunlar sıkışınca ülke değiştirebilen, yeni teoriler üretebilen, fikir üretebilen, dünyevi bilgilere değer veren fenomonolojik (görüngüsel, ampirik, zahiri) bilgilere batini/ezoterik olana karşı daha çok değer veren bir bakış açısıdır. Sıkışınca dua eden değil, doğanın diliyle konuşmayı bilen, duanın diliyle konuşmayı bilmenin de duanın bir parçası olduğunu bilen bir insan grubu ortaya çıkmıştır. Bu yeni değildir aslında, Bediüzzaman’ın eserlerine de bakılabilir. Bediüzmaman’ın anlattığı din klasik anlamda bir din asla değildir. Akla dayalı ve fenomonolojik bir dindir. Tabiat üzerinden akledilerek gelinen bir dindir. Bize “hazır paket olarak gelen” bir din değildir. Bediüzzaman dini tabiatın üzerinden giderek anlatmaya çalışır. Peygamberin mucizelerini bile yer yer dönüp fen üzerinden, bilime dayalı olarak açıklamaya çalışır. Bu eleştirilebilir, uzun süre “çiçek-böcek edebiyatı” denildi buna. Tartışılabilir. Oysa bu tam da ampirik akla dayalı düşünme biçimidir. Onun da yer yer akılcılıktan sektiği, nakli bilgiye dayandığı yerler var. Olabilir. Olacak yani, sonuçta yaşadığı yüzyıl, o zaman diliminden bakarsak hepimiz için de benzer sekmeler vardır. Yani sezgisel veya nakledilen bilgiye değer gereğinden fazla değer verdiğimiz alanlar olabilir. “Aklî” derken tümüyle duygularımızdan sıyrılacak değiliz. Özetle, fenomene, hayata, sokağa, ağaca, tarlaya, güce, çalışmaya, bilime, yani somut olan dünyaya değer veren yeni bir din anlayışıyla karşı karşıyayız. Bu yeni din anlayışı Ortaçağ din anlayışına karşı. Devletleşmiş dine, yani kurumsallaşmış dine karşı, doğası gereği… Bu kavga onun kavgası. Bu x dini grubuyla y siyasi partisi arasında değildir. Bu çok açık bir biçimde seküler, aydınlanmacı dünya ile nakle dayalı kapalı ve dini bilgiyi siyasal alet olarak kullanan ideoloji arasındaki, yani derebeylik arasındaki çatışmadır. Kimin galip çıkacağı çok açıktır. Bu tartışmaya açık bir konu bile değildir. Yeni ideoloji yani aydınlanma derebeyini yenecek… Çünkü derebeyinin hikâyesi bitti. Kilisesi çöktü. Türkiye’de cemaatlerin çöküşü, bireysel dindarlığın ortaya çıkışını getirecek bu da doğal olarak İslamcılığı da çökertecek. İslamcılığın kilisesi eskidi. O kilise artık kimseyi ikna edemez. Bugün İmam Hatip, cami, diyanet ve ilahiyat fakülteleri hiçbir aklı başında insanı ikna edemez. Edemez… Ben çocuğumu ikna edemem o bilgilerle. Herkes yeniden test edecek, bakacak, deneyecek, öyle geçecek. “Yeni din” olacaksa böyle olacak. Ya da olmayacak. Dinsiz olarak da bu dünyaya bakmayı başarmak lazım. Her şey din de değil. Pekâlâ yüksek ahlak sahibi ateist, yüksek ahlak sahibi ama tanrı konusunda aklı karışık ama iyi insanlarla dolu bir dünya din konusunda çok sabit, kararlı ama vahşi ve kafa kesen dindarların olduğu bir dünyadan daha emniyetli bir yerdir. Dolayısıyla Türkiye’deki kavga, aklın ve ahlakın kavgasıdır. Kaybedecek olan da radikal dincilik, eski din yorumları (ki bunların içinde bazı cemaatlerin tarikatların dayandığı yorumlar da olabilir) bunların hepsi yıkılacaktır. Kim “akla uygun” olarak yürürse, o zaman içinde kazanacaktır. Ben Türkiye ile ilgili bu siyasi meselelerin, belirsizliğin de çok zaman alacağını düşünmüyorum.

Sizce Türkiye’nin ruh hali nasıl, bir hekim olarak teşhisiniz ne olur?

Şüphesiz biz toplum değil kişi hekimiyiz, tabip gibi değil de biraz sosyal bilimci gibi bakalım. Ne de olsa sosyoloji-antropoloji üzerine de yüksek lisans yapmışlığım var.

Ergen gibiyiz toplum olarak, çok savruluyoruz. Babamız devlet sık sık dövüyor bizi. Dayak yiyoruz. Ergenliğimiz belki de bu yüzden hiç bitmiyor, uzun sürüyor. Yarı isyan halindeyiz. Bazen uyum gösteriyoruz boynumuzu büküyoruz falan. Ama babamız kötü. Dövüyor bizi. Şiddet uyguluyor. İktidarın halka şiddet/baskı uyguladığı bir yerde sağlıklı insan davranışları çıkmaz. Bunu ben darbe ile ilgili olarak da yazdım, yargılandım o ifadelerimden, beraat ettim. Facebook’ta da hala var o ifadeler silmedim, duruyor dedim ki darbeler kadar ağır bir sonucu sağlayan şey darbe sonrasında ortaya çıkan baskı rejimi…Bunun darbenin bizzat kendisi kadar tehlikeli sonuçları oluyor. En önemli sonucu şu: Güç karşısında sinen ahlaksız bir insan tipi ortaya çıkıyor. Adam dışişlerinde bürokrat, gelmiş altmış yaşına, aklı başında olması gereken bir adam. Bakan kendisine bir şey sorunca bir kere hakikate bağlı bir cevap vermek zorunda. Uluslararası hukuka uygun bir cevap vermeyi bilecek. Orada bakan şöyle der, başbakan şöyle der diye konuşmaması lazım. Bir kere o yaş ve sıfat bir olgunluk gerektirir ama bir sene daha iyi bir ülkede görev yapmayı ve oradan emekli olmayı düşünürse ve açık bir hukuksal hakikati çiğneyerek danışmanlık vermeye çalışırsa çok acı, kabul edilemez. Fazla uyumcu insan tipi… Dayak yiyen insanlar iki tür davranış gösterir, ya arsız olur, isyankâr olur ya da aşırı uyumcu “peki efendimci”. Toplumun büyük kısmı “peki efendim” diyor. Buna alıştırılmışız, yeni değil, Osmanlıdan beri var, çünkü isyanlar ağır şekilde bastırılmış. Galiba Babai isyanından bu yana da ciddi bir isyan yaşamamışız. İsyanlar çok sağlam bastırılmış. Şiddete maruz kaldığımızda gelişkin/yetişkin tepkileri veremiyoruz, ergen gibi davranıyoruz. Ya aşırı uyumcu ya da ölçüsüzce hakaret/isyan… İsyancı yapıma rağmen daha dengeli olmayı arzu ederim, toplumun da daha dengeli olmasını arzu ederim. Şimdi en zorda değiliz ama oraya doğru eviriliyoruz. Siyasi baskıya maruz kalan grupların muhatabı açık düşürmek üzere açıkça onun zulmünü net olarak görmek ve göstermek, tepkilerini kontrol etmek konusunda adım adım bir ustalık geliştirdiğini görüyorum. Bu yeni bir durum. Bununla baş etmek iktidar için zor olacak. Bu bir terör örgütüyle uğraşmak kadar kolay değil. Demokratik barışçıl mücadele yürüten insan gruplarıyla uğraşmak güç sahipleri için çok zor olacak.

Bütün kötülüklerin sebebi belli bir kişi veya kişiler mi, toplumun desteği yok mu? Kişiye veya topluma nasıl bir teşhis koyuyorsunuz?

İnsanların güç elde arzusu hepimizin içinde var. Bunu hayatımızda kendimiz yapıyoruz. “Hani kontrolsüz güç güç değildir” denir ya,ya da “güç zehirlenmesi” kavramı. Tiranlaşan insanların en temel patolojisi fazladan özgüvene  mazhar olmak. Bunu kendileri en başından itibaren arzulamış olabilir, güce meyletmek doğalarında vardır. Onlar kadar onlara o alanı açanlar da suçlu. Hitler’i suçladığımız kadar Alman toplumunu da suçlamamız gerekiyor,  çünkü, kendilerinin gerçekleşmeyen arzularının onun üzerinden gerçekleşmesi niyetiyle Hitler’i gereğinden fazla büyüttüler. Hatırlayın o eski Almanya fotoğraflarını, yüz binlerin olduğu meydanlarda hitap ediyor, acayip bir şey…. Şimdi basit bir soru sorayım: Bu durumun siyasal, sosyal her şeyinden sorumlu olan kişinin sorumluluğu kadar toplumun da sorumluğu var mı yok mu? Ve ya benim sorumluluğum var mı yok mu? Ben bu sabah kahvaltı yaparken eşime de söyledim, başıma gelenlerden ben sorumluyum.

Peki neden insanlar yanlışlarını gördükleri kişi ve güçleri desteklemeye devam ederler?

Bu, işte insanoğlu… İnsanoğlu vahşi bir varlık. Kendi siyasal/sosyal klanının, hoşuna giden veya menfaatine olan şeyi yüceltiyor ve o yoldan yürümeye devam ediyor. İşine geliyor. Restorana geldim, çorba içmeyecektim, ama hoşuma gitti içtim. Kararım içmemekti, doymuştum, sonra üstüne tatlı da yedim. Bunun gibi yani… Burada yaptığımız şey o kişinin dopamin/ödül mekanizmasını beyninde fazladan pekiştirmek. Sonra adam her gün daha fazla destekle karşılaşıyor. Ne yapsa alkışlanıyor, kahraman deniliyor… Bir grup seviyor, çünkü sisteme vs. meydan okuyor, kahramanlık yapıyor. Ama aynı nedenle bir grup insanı da eziyor. Yani beğenilen ve eleştirilen aynı özellik. Herkes için bu böyle, bir adamı çok titiz buluyoruz, kıldan-yünden bir adam diyoruz, onunla ticaret yapmak istemiyoruz. Malını satamazsın mesela o adama, yok bu Mercedes’in şurasında çizik mı diye uğraştırır seni. Ama onun yanında, gelip, abi kaç para bu, bana şu kadar indirim yap, deyip on dakikada karar verip alan adamlar var. Hangisini istersin? 10 bin Euroluk arabadan bin Euro düşük alacak da olsa ikincisini tercih ederim ben, aynı bunun gibi, çok ahlaklı dediğimiz adamlar aşırı titizdir mesela, çok ahlaklı, titiz ama çalışmak istemezsin. Çok titiz adamı işin başına oturtursun ama işleri yavaşlattığında da bir süre sonra kenara da çekebilirsin. Hafif manipülatör birini de koyabilirsin yerine, … Bazen veya sıklıkla toplumların başına Hitler gibi tam bir manipülatör/sahtekar  gelir. Psikiyatri profesörü bir arkadaşımın 20 sene önceki tespitini aktarayım, bir akademisyen için söylemişti: “Tüm psikopatlar karşıya şöyle bir izlemin bırakır: bu adamı ben kullanabilirim, bundan istifade edebilirim ama o psikopatlar, tüm böyle hissedenleri tek tek sırasıyla kullanır.” Yaşanan şey budur…



Size en çok hangi şikayetlerle geliyor bu dönemde insanlar?


Duygu-durum bozuklukları sık rastladığımız bir şey. En sık gördüklerimizden birisi depresyon ve bu dönemde daha da artan kaygı bozuklukları. İnsanların uykusu bozuluyor: sabah polis mi gelecek, çalışıyorsa işimden mi atılacağım, yok atılmışsa çocuklarıma ne yedireceğim gibi streslere bağlı tedirginlikler… Esas olarak “kaygı” yani. Zaten kaygı bozuklukları tüm psikiyatrik bozuklukların en yaygın olanıdır. Toplumdaki en az dört kişiden biri, herhangi bir kaygı bozukluğunu zaten yaşar. Bu dönemde stres artınca kaygı bozukluğu da artıyor.

İnsanlar psikiyatra gidiyor mu? Size ihtiyaç duyuyorsa ve gelmiyorsa nasıl çözüyor sorununu?

Çözemiyor. Duyuyorum işte, insanlar evlerine kapanmışlar, tek başına yaşıyorlar, dışarı çıkamıyorlar… Yemeden içmeden kesilmişler… Bir rahatsızlık yaşadığının bile farkında değil. Şöyle yanlış anlamalar var; ben dindar biriyim, Allah’a inanıyorum, psikiyatrik olarak hasta olmam. Sen kanser olabiliyorsun, ciğerin enfeksiyon geçiriyor, böbrekleri çalışmıyor böbrek nakli oluyorsun, görmüyor gözlük takıyorsun ama ne hikmetse beynine/ruhuna bir şey olmuyor. Çok özel. Niye, “Müslüman beyni.” Allah Allah. (Gülüyor). Ciğerin, böbreğin, gözün gavur mu?

Siz de bir süre cezaevinde kaldınız, bu süreci atlatanlar daha  mı dirençli oluyor? Oradaki ortam mı bunu sağlayan?

Kesinlikle. Bir aşılanma, ben bunu sondan evvelki mahkememde de söyledim, beraatimde de etkili olduğunu zannediyorum. Hâkim beye dedim ki, “Beni terörden yargılıyorsunuz, vereceğiniz her türlü karara saygılıyım. 5 yıl, 15 yıl, müebbet, ne verilebiliyorsa artık. Bunların kritik bir önemi yok benim için, nedeni şu: ben zaten 39 ay ömrüm olan bir hastalığı yaşıyorum, bunun şu kadarı doldu. Beni en fazla bir sene falan yatırabilirsiniz içeride zaten. Canımı teslim ettiğimde, devletin benden tahsil etmeye çalıştığı ömür boyu falan, onları benden alamazsınız, birincisi bu. İkincisi de hapis cezasının ıslah edici bir değeri kalmadı benim için. İki ay yattım ve hapsin ne olduğunu biliyorum, aşılıyım, korkmuyorum. Beni tekrar hapse atarsanız, gider orada yatarım, kalkarım, işime gücüme bakarım. Kitap okurum, yani ıslah edici bir değeri yok. Tek şey istiyorum; hastayım, yurt dışına çıkıp tedavi olmak istiyorum, dolayısıyla hakkımda ne hüküm verirseniz verin ama yurt dışında tedavi olma hakkımı bana sağlayın.” Nitekim bir sonraki mahkeme hem beraatime karar verdi hem de yurtdışı yasağımı kaldırdı.



HER GRUBUN KENDİ ÖYKÜSÜ VARDIR O ÖYKÜ ONU YAŞATIR


Bir gün önemli bir İslamcı yazar dedi ki, “Bu adamlar yaptıklarını neye mal olduğunun farkında olsalar, asla yapmazlar, çünkü bir kişiye değil bir gruba yapıyorlar, özellikle gruplar bunları sohbetlerle, kitaplarla sürekli canlı tutarlar. Şu an küçük bir kötülük bile yapsalar, bu nesiller nesillere anlatır.” Siz kendi birikiminiz açısından nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?

Tespite katılıyorum. Her milletin, her toplumun, her grubun kendine göre öyküleri/hikayeleri vardır, özellikle baskıya maruz kalmış grupların. Şimdi gidip bir eşcinselle oturup konuşsak neler anlatır… Haksız değildir, kötü muamele görmüştür. O öyküyü yaşatır sürekli, başkasına anlatır, genişletir… Eşcinsellerin de bir tür millet bilinciyle hareket ettiğini görüyorum karşılaştığım zaman. Her grubun kendi öyküsü vardır, o öykü onu yaşatır. Kur’an’da anlatılan öyküler de böyledir. Bir yerden bir yere göç eden milletler, baskıya uğrayanlar, bir şehirden çıkarılanlar ve ya Müslümanların öyküleri… Bunlar hep zihnimizde yaşar. Anlaşılır bir şey, öyküler yeni kuşaklarda yaşıyor. Az önce sorduğunuz gibi, nereden geliyor bu şekilde davranma, isyan etme, dedelerimizin falan öyküleri hep. En başta mesela şunu biliyorum: beş yaşında Kafkasya’dan gemiyle göç etmek zorunda kalan babamın dedesi, daha sonra Osmanlı’da bir ulak olarak görev yaparken Ruslar tarafında esir alınıyor ve tutukluyken iki Rus askerini bir su başında öldürüyor. Bu öyküyü dinledim ben çocukluğumda. Bu şeydir benim için. Yani tutuklu bir adamın, iki adamla baş ettiğini duymuşum. Uydurma olabilir, gerçek olabilir, ama bende bıraktığı etki nedir, ben birken iki kişiyle baş edebilirim. Dolayısıyla öyküler yaşar, bu örgü doğrudur. Travma tehlikeli bir şey. Aklı başında hiçbir yönetim, insanları ezerek iş yapmaya kalkmaz. İkna eder, çalışır, bir yere getirir, uzun vadede kârlı çıkar. Kısa vadede hızlıca bir şey yapmak isterken travmatik yaşantılar belki işe yarıyor olabilir, Machiavelli’nin kitabında da var. Yani insanları mutlu etmek çok kolay olmayabilir ama korkutabilirsiniz, yıldırabilirsiniz ve bunlar kısa vadede işleyen yöntemler olabilir ama diğer taraftan İbn-i Haldun’u biliyoruz, vergi politikası dahil toplumu refaha kavuşturmanın devletin ömrünü uzatacağını gösteriyor. Dolayısıyla, baskı uygulayan yönetimler sadece kendi ömürlerini kısaltmış olurlar. Yazık. Türkiye için konuşalım, 2002’de gelmiş bu iktidar eğer gerçekten bir demokratikleşmeyi Türkiye’de gerçekleştirseydi, kaç yıl iktidarda kalırdı? Veya devamcıları kaç yıl iktidarda kalırdı. Tahmin yürütelim? Ben diyorum ki 50 sene bu iktidar hayatta kalırdı. Onca tek parti öyküleri var geçmişte, buna karşı gerçek bir demokratik sistem geliştirebilirdi. Dindarlara, Kemalistlere, Kürtlere, solculara, yani toplumun tüm kesimlerine insanca davranan ve hukuku getiren bir düzen kurulmuş olsaydı, en az 50 sene giderdi. Şimdi bir sürü kriz yaşanmış ama cumhuriyet rejimi 100 senesini doldurdu. Öyle ya da böyle bu rejim kendi kurulduğu sıradaki rejimlerin çoğundan uzun yaşadı. Niye? Çok karmaşık değil. Meşruti monarşi/idareden cumhuriyete geçen bir sistem içindeki tüm ahlaksızlıklara, baskılara, tek parti rejimine rağmen daha akılcı bir sisteme geçtiği için, kendi içinde bir revizyon düzeneği olduğu için bugüne kadar yaşadı. Ama bu günden sonra yaşar mı bu sistem? Tekrar başkanlığa yani adeta bir tür “seçilmiş padişahlığa” dönen bir sistem yaşar mı? İşte tehlike burada, çok kısa sürede, iki yıl oldu başkanlık sistemi kabul edileli, “devletin bekası” konuşulur hale geldi. Üstelik bu yeni sistemi kuranlar destekleyenler bu kelimeyi kullanıyor, ben değil. Ben henüz tam anlamı ile “beka sorunumuz” olduğunu düşünmüyorum. Ne kadar tehlikeli bir şey, bunu hak ediyor mu bu toplum? Yani daha demokratik olan sistem daha uzun yaşıyor. Cumhuriyet, Osmanlı’ya göre daha düzgün ve demokratik bir idareydi. Şüphesiz en demokratik olan değildi, bir sürü yanlış uygulaması da vardı ama daha iyi olduğuna hiç şüphe yok, tartışabiliriz, ama 100 yıldır yaşıyor. İslam ülkeleri arasında da en başarılısı. Tekrar o umdelere dönülürse gerilik olmayacak, geliştirilirse inşallah Batı Avrupa demokrasileri ayarında olacak. Ümitsiz değilim…


Ropörtajın ilk bölümünü okumak için TIKLAYINIZ...

Kaynak: Kronos
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER GÜNDEM HABERLERİ