‘Kaybet-kaybet’ harekâtı

AhvalNews.com’da dün başlatılan ‘Barış Pınarı’ operasyonu ile ilgili çarpıcı bir değerlendirme yayınlandı.


‘Kaybet-kaybet’ harekâtı başlıklı başyazı’da, ‘Erdoğan da dâhil hiçbir kazananı olmayacaktır. Halk bir kez daha tuzağa düşürülmüştür, olan budur.‘ denildi.

İşte o yazı:


‘Kaybet-kaybet’ harekâtı

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 9 Ekim yerel saatle 16.10’da “Barış Pınarı Harekâtı”nın başladığını duyururken şu ifadeleri kullandı:

“Türk Silahlı Kuvvetleri’miz Suriye Milli Ordusu’yla birlikte Suriye’nin kuzeyinde PKK/YPG ve DEAŞ terör örgütlerine karşı Barış Pınarı Harekatı’nı başlatmıştır. Amacımız güney sınırımızda oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu yok etmek ve bölgeye barış ve huzuru getirmektir. Ülkemize yönelik terör tehdidini bertaraf edeceğiz. Oluşturacağımız GÜVENLİ BÖLGE sayesinde Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönmelerini sağlayacağız. Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruyacak, tüm bölge halkını terörün pençesinden kurtaracağız.”

TBMM’de ‘muhalefet’ konumundaki Millet İttifakı’nın iki üyesi CHP ve İYİ Parti’nin, ayrıca SP ve BBP’nin de desteğini alan sınır ötesi harekât fezlekesinde gerekçe şöyle açıklanmaktaydı:

“IRAK VE SURİYE’NİN TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜ BOZMAYA VE SAHADA GAYRİMEŞRU OLDUBİTTİLER OLUŞTURMAYA YÖNELİK, MİLLİ GÜVENLİĞİMİZE TEHLİKE OLUŞTURABİLECEK HER TÜRLÜ RİSK, TEHDİT VE EYLEME KARŞI, ULUSLARARASI HUKUKTAN DOĞAN HAKLARIMIZ DOĞRULTUSUNDA GEREKLİ ÖNLEMLERİN ALINMASI MİLLİ GÜVENLİĞİMİZ AÇISINDAN HAYATİ ÖNEM ARZ ETMEKTEDİR.”

İktidar ve muhalefeti birleştiren, adında barış olduğu halde apaçık silahlı bir sınır ötesi müdahaleyi ifade eden bu harekâtın karşısında yer alanlar ise ‘saldırı’ ve ‘işgal’ kavramlarını tercih etmekteler. Elbette ki, ‘barış’ kelimesi uluslararası hukuk açısından son derece tartışmalı harekâtı perdelemeye yetmeyecektir.

Kaldı ki, ne Erdoğan’ın açıklamalarında ne de fezleke metninde dış dünyayı ikna edici güçte bir gerekçe bulunmamaktadır. ‘Milli güvenliğimiz’ vesilesiyle bir başka ülkenin topraklarına, o ülkenin izni ve rızası olmadan girmek, düpedüz bir istila hareketine tekabül eder.

Ayrıca ‘Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması, doğrudan doğruya Suriye hükümetinin yetki ve sorumluluğu altındadır. Eklemek de gerekir ki, başka ülke topraklarında yerleşim yerleri oluşturmak ve güvenli bölge kurmak da, uluslararası hukuk bakımından tek taraflı ve izinsiz bir tasarruf anlamına gelmektedir.

Bu açılardan bakıldığında, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile onu bu harekâta teşvik eden Ankara merkezli savaş lobisinin, ayrıca karara destek veren muhalefetin, Türkiye’yi ucu açık ve sonu belirsiz bir maceraya sürüklemekte olduğu açıktır.

Harekâtın askeri ve siyasi hedeflerinin ne olduğu da belirsizdir. Suriye topraklarında kalıcı bir TSK varlığı mı söz konusudur? Eğer hedef YPG yanı sıra IŞİD ile mücadele ise, içinde açıkça IŞİD ile ideolojik akrabalık taşıyan cihatçı unsurların bulunduğu ÖSO ile, bu yapının Kürt YPG güçleriyle savaşma dışında hiçbir işlevinin olmayacağı da aşikardır.

Belli ki Erdoğan, 13 Kasım’da Beyaz Ev’de Trump ile yapacağı – iptal ihtimali hala mevcudiyetini koruyan – görüşmede, muhtemel askeri kazanımları pazarlık kozu olarak kullanma niyetindedir.

Erdoğan sürekli el yükselterek bol blöflü siyasi kumar oynayan, iktidarı sürekli kılmak için krizi genişletmeyi kendi menfaatlerinin korunmasına yönelik strateji olarak uygulayan bir lider. Bu kez elini geometrik olarak yükselmiş görünüyor ve bir taşla birkaç kuş vurmayı amaçlıyor.

***

Adı istediği kadar barış ile süslenmiş olsun, Suriye harekâtı Türkiye adına hiçbir olumlu boyut, kazanım vaat etmiyor. İktidarı şahsında tekelleştiren liderlerin şahsi menfaatleri, yönettikleri ülkenin menfaatlerinin yerini aldığı andan itibaren, karanlık bir gelecek kapıya dayanmış demektir.

Türkiye’nin sistem krizi kalıcı ve yıkıcıdır; kalkışılan maceranın Erdoğan da dâhil hiçbir kazananı olmayacaktır.

Halk bir kez daha tuzağa düşürülmüştür, olan budur.
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER GÜNDEM HABERLERİ