Akpınar: İzzet'in hikayesini sonradan öğrendik; o Ahmet abinin koçuydu!

"Bu tablodan mutlaka bir yazı çıkarıp şu sıralar “terörist” diye damgalanıp ademe mahkum edilen bu güzel insanların vefasını, dostluğunu, insanlığını satırlara emanet etmeliyim diye düşündüm."

Doçent Mahmut Akpınar'ın TR 724'te yayımlanan 'Bu nasıl vefa!' başlıklı yazısı şöyle;

Öğrenciliğimizde sağ olsunlar esnaflar bizleri sürekli evlerine davet ederlerdi. Ramazan ayında yemek vermek isteyenlerin çokluğu yüzünden bazen günde birkaç iftar birden yapardık. Öğrenci sayısı oldukça fazlaydı ama ablalar, abiler ana-babasından uzak düşmüş öğrencilere yemek yedirmek, evine almak için adeta yarışırlardı. Bekar ve gurbette olan bizleri davet ederek hem sevap kazanmayı umar, hem de yaşadığımız hasreti, gurbeti bir nebze hafifletmek isterlerdi. Şimdilerde “terörist” olarak görülüp hapse atılan, işlerine çökülen sahabe timsal bu kimseler, pazar günleri bile öğrencilere evini açardı. Pazar öğleye doğru gittiğimiz brunch türü kahvaltılar harika olurdu. Ablaların yaptığı börekler, çörekler yanında evlerinde ne varsa sofraya koyarlardı. Öğrenci evinde patates ve türevlerine talim eden bizlere davetler müthiş cazip gelirdi. Bir düzine genç erkeği ağırlamak ve doyurmak kolay değildi, ama her defasında davet edenlerin yüzünde tebessüm ve memnuniyet görürdük. “Devamı gelsin” diye – ev sahibi abilerin de teşvikiyle – yemekler hakkında ablaların duyacağı şekilde iltifatlar sıralardık. Yemeklerden kalanlar olursa evin beyi, “Sonraki yemekleri riske atıyorsunuz! Ablanız yemekleri beğenmediğinizi düşünecek!” diye bizi tatlı şekilde tehdit ederdi.


1980’lerin sonlarıydı sanırım. Bir gün işportacı Ahmet Abi davet etti bizi. Ufak tefek, şen şakrak bir küçük esnaftı. Kemeraltı’nda tezgah açar, seyyar satıcılık yapar, çamaşır, çorap vs. satardı. Herkesle selamlaşır, gelen geçenle muhabbet eder, etrafına pozitif enerji yayardı. O dönem yirmili yaşların sonundaydı. Evliliği ancak birkaç yıllıktı. Küçük, mütevazı evde yere muşamba serip üzerine koydukları ikramlarla bizi ağırladılar. Tevazuu, cömertliği, alakası bizi mest etmişti. Sürekli tebessüm ediyordu. Eşi Ayşe Abla ile evde adeta fırıl fırıl dönüyorlardı. Onlar çabalarken biz de emekleme çağındaki bebekleri Ali’yle ilgileniyorduk. O da babası gibi çok tatlı, gülücükler saçan ve hareketli bir bebekti.

Ahmet Abi doğulu, Ayşe Abla Karadenizliydi. Evde bir uyum, huzur ve saadet tablosu vardı. Bir oraya bir buraya emekleyip dolanan, gözleri ışıldayan Ali bu mutluluğun kafiyesiydi. Ama evde tuhaf bir durum fark etmiştik. Girdiğimiz andan itibaren adeta heykel gibi hiç hareket etmeden, konuşmadan duran, çenesi göğsüne yapışık şekilde başı eğik, zayıf, kuru 20-21 yaşlarında bir genç, iskemlede öylece oturuyordu. Canlılığına dair tek emare arada hafif kıpırdamasıydı. Muhtemelen ağız kasları çok iyi çalışmıyordu, ağzının kenarından sıvılar akıyordu. Ahmet abi arada bir hem onun ağzını siliyor, hem de ona laf atıyor, gülerek muhatap alıyor ve “Koçsun Koç!”, “Allah’ına kurban!” diyordu. Bu genç onların çocuğu olamazdı. Bir akrabaları, eşinin veya kendisinin kardeşi, bir yakını olmalı diye düşündük.

“Ahmet Abi bu arkadaşımız kim?” diye sorduğumuzda: “İzzet. O benim canım, ailemizin parçası. Koçum,” diyerek İzzet’e iltifata devam etti.

Daha sonra Ahmet Abi’yle samimiyetimiz gelişti. Defalarca buluştuk, görüştük, pikniklerimiz, birlikte gezilerimiz oldu. Evine defalarca çağırdı, defalarca Ayşe Abla’nın leziz yemeklerinden yedik. Ama sanki Ahmet Abi’yle İzzet ayrılmaz bir ikiliydi. Onu her yere götürüyor, her daim yanında taşıyor, asla terk etmiyordu. Herkese karşı sıcak ve samimi davranan Ahmet Abi onu ayrı aziz tutuyordu. Kendisini yük hissetmesin diye hassasiyet gösteriyor, iltifat ediyor, yüzünü bile buruşturmuyor, sesini yükseltmiyordu.

İzzet’in hikayesini sonradan öğrendik. İzzet, Ahmet abinin ne akrabası, ne de hısmıydı. Bir kan bağları yoktu. Ayrı kültürlerin, coğrafyaların insanlarıydılar. İzzet İç Anadolu’dan, Ahmet Abi Doğu Anadolu’dan idi. Güvendiği bir dostunun önerisiyle Ahmet Abi, İzzet’i işporta tezgahında yardımcı olsun diye yanına almıştı. Bu arada İzzet de ticareti öğrenecekti. Bir süre beraber seyyar satıcı olarak çalışırlar. Sonra İzzet’te aile problemlerinin ve eskiden yaşadığı bazı olayların tetiklemesiyle ağır psikolojik rahatsızlıklar baş gösterir. Derin bir suskunluğa gömülür, konuşmamaya, yiyip içmemeye başlar. Ahmet Abi ailesinin daha iyi görüp gözeteceği düşüncesiyle İzzet’i memleketine yolcu eder.

Aradan bir süre geçtikten sonra merak eder. İzmir’den İç Anadolu’ya, İzzet’in kasabasına onu görmeye gider. Evini bulur, kapıyı açan annesine İzzet’i sorar. O da “Şu yöne doğru gitti” diyerek işaret eder. Arkasından gider ve uzaktan görünce “İzzeeet!” diye tatlı ve yanık sesiyle bağırır. Ahmet Abi’yi gören İzzet tebessüm eder ama adeta ruhsuz bir ceset gibidir. Üstü başı son derece kirli ve bakımsızdır. Ailesinin onu umursamadığı veya bakamadığı çok açıktır. Hemen kararını verir ve ailesinin onayını alarak İzzet’i tekrar İzmir’e getirir. Hastanelere, doktorlara götürür, ilaçlarını alır, ama çare olmaz. Ya hastaneye yatırılacaktır veya onunla özel meşgul olunan, sabır ve şefkat gerektiren uzun, sancılı bir sürece girilecektir. Ruh ve sinir hastalıkları hastanesine terk etmeye gönlü el vermez. İzzet’i alıp eve getirir ve sıcak aile ortamında onunla yakından ilgilenmeye karar verir.

Bu konuda Ayşe Abla’nın fedakarlığı her türlü tasvirin ötesindedir. Bebeğiyle beraber ona da bakar, yemeklerini yapar, elbiselerini yıkar. Ahmet Abi işe gider, İzzet bebekli bir genç anneyle gün boyu evde kalır. Sabah evden çıkınca öğlen eve tekrar döner Ahmet Abi ve İzzet’in yemeğini yedirir, ilaçlarını verir, altını temizler, tekrar işine döner. Benim bildiğim bu tedavi süreci yıllar sürdü. Biraz kendisini toparlayıp etrafını tanımaya başlayınca hekimlerin tavsiyesi gereği, onu meşgul etmek ve sosyalleşmesini sağlamak için hep yanında taşıdı, hayatın içine katılsın diye gittiği yerlere götürmekten gocunmadı, çekinmedi. Her ortamda ve her fırsatta biraz da kahkaha atarak, merhametle, tebessümle İzzet’e bakar ve, “Allahına kurbaaan” diye yüksek sesle bağırırdı. O dönemde Ahmet abiyi tanıyanlar sanırım onu İzzet’ten bağımsız anamazlar. Ahmet Abi zayıf, kuru, bakışları tanımayanları korkutabilecek, ağzının kenarında sürekli akıntı olan, başı çenesine yapışık İzzet’i yanında taşımaktan ve onu tanıtmaktan asla gocunmazdı. Ailesinin bile ilgilenmediği, ağır bakıma ve terapiye muhtaç bu gence Ahmet Abi’nin nasıl sahip çıktığını hayretle ve takdirle takip ederdik.

Aradan yıllar geçti Ahmet Abi’yle bağımız koptu. Farklı diyarlara dağıldık. Birkaç yılda bir belki telefonla, dostlar üzerinden selamlaşıyorduk. Ama son yaşadığımız kıyamet ve felaketler araya girince birbirimizden iyice uzaklaştık. Bazen “Acaba Ahmet Abi ne durumda? Onu da ‘terörist’ diye hapse atmışlar mıdır? İzzet ne yapmıştır?” diye aklıma geliyordu. Yaşanan zulüm süreci maalesef herkesi bir yana savurdu. Birbirimizi aramaktan, münhasıran Türkiye’deki cenderede sıkışıp kalanlarla irtibat kurmaktan korkar olduk. Her duyduğumuz acı hikaye yüreğimizde derin yaralar açtı.

Geçenlerde bir arkadaş telekonferans yöntemiyle Ahmet Abi’yle bağlantı kurdu. Yıllar sonra Ahmet Abi’nin heyecanlı, sıcak ve özlem dolu sesini tekrar duydum. “Allah’ına kurban nerelerdesin?” diye seslendi. Sesindeki içtenlik, sözlerindeki candanlık, yüzündeki tebessüm aynen duruyordu. Muhabbet ettik, eskileri yâd ettik, hasret giderdik. Ama telefon ekranında şahit olduğum tablo beni tatlı bir hüzne gark etti. Gözlerim nemlendi, ekrandaki resim beni sevinçten ağlamaklı hale getirdi. Otuz beş sene sonra İzzet yine Ahmet Abi’yle aynı karede, aynı ekranda, yan yanaydı. Ahmet Abi’nin dibinde her zamanki gibi mahsun, hareketsiz ve mütebessim duruyordu. Her ikisi de biraz yaşlanmıştı o kadar. Eski rahatsızlığının bir nişanesi olarak İzzet’in çenesi yine biraz öne eğikti, ama iyileşmişti, sağlıklıydı. Tebessüm ederek, gözlerinin içi gülerek bize selam verdi, onunla da eskileri yâd ettik. O dönemlerde yerlerde emekleyen Ali, 30’larında çoluk çocuk sahibi bir adam olmuş. Babasıyla ve İzzet’le beraber çalışıyor. Ayşe Abla, “İzzet bebeklikten bu tarafa Ali’yi çok severdi” diyor. İzzet’in Ali’yle dostluğu hala aynı sıcaklıkla devam ediyor.

Ahmet Abi’yi ve İzzet’i yıllar sonra görmek, onlarla muhabbet etmek elbette beni çok mutlu etti. Otuz beş yıllık vefa, zamanın eskitemediği dostluk beni sadece derinden çarpmadı, aynı zamanda geleceğe dair umutlandırdı. Allah bu kadar güzel, merhametli, acze düşene merhamet eden, insanı yücelten kimseleri zayi etmez, onlara yeni ufuklar, kapılar açar diye ümitlendim.

Ahmet Abi’yle epey sohbet ettik. Arada kalan yılları konuştuk. İşportacılıktan sonra yemek işine girmiş. Açtığı lokanta çok güzel tutmuş ve herkesin uğrak yeri olmuş. Ama hem dinci rüşvetçiler, hem de kibirli Kemalistler bundan çok rahatsız olmuşlar. Başına açılan onca belanın, sıkıntının birilerine rüşvet vermemekten kaynaklandığını çok sonraları anlamış. Belediyeye yakın birisi gelip bir şeyler versen bu işler çözülür deyince ayıkmış. Ama rüşvet vermeyi düşünmemiş. Laikçi yobazların baskın ve yönetimde olduğu bir belediyede olan işyeri hakkında “Kürtçü” “irticacı” diye şikayetlerin arkası kesilmemiş. Kocaman kalıpların içine girmiş küçük küçük insanlar Ahmet Abi’nin hem yemeklerini yemişler, hem de tehdit etmişler. Boyun eğmeyince de dozerlerle gelip ömrünün birikimini yatırdığı, adım adım büyüttüğü işyerini yıkmışlar.

Bütün bu dönemlerde Ahmet Abi, İzzet’i yanından hiç ayırmamış, hep beraber çalışmışlar. Epeyce bir sağlığına kavuşan İzzet’i 15 yıl kadar önce evlendirmiş. İzzet şimdilerde oldukça başarılı bir okulda eğitim alan, boyuna yakın bir evlada sahip. Hastalığın bir nişanesi olarak İzzet’in başı yine önde, yine durgun, ama huzuru ve mutluluğu ekrandan bile okunabiliyor. Ahmet Abi ise her zamanki gibi başı dik, neşeli, “Cansın caaan!” diye kahkaha atmaya, İzzet’e dönüp “Allah’ına kurban” demeye devam ediyor.

Bu tablodan mutlaka bir yazı çıkarıp şu sıralar “terörist” diye damgalanıp ademe mahkum edilen bu güzel insanların vefasını, dostluğunu, insanlığını satırlara emanet etmeliyim diye düşündüm. Ahmet Abi ile İzzet arasında yaşananlardan çok iyi bir film senaryosu, gerçeklere dayalı bir roman çıkar. Belki de zamanı gelince çıkacaktır.

İzzet’le ilgili sıkıntılara katlanan ve asla şikayet etmeyen, of demeyen Ayşe Abla’nın da yıllar sonra duygularını almak istedim. Onunla da görüştüm. “Ağır psikiyatrik problemleri olan biriyle aynı evde küçük bebeğinle birlikte kalmaktan hiç endişe etmedin mi? Şikayet etmedin mi?” diye sordum.

O da Ahmet Abi gibi, “İzzet  bize Allah’ın emaneti diye baktık” diyecekti.

“O zamanlar imkanlarımız sınırlıydı, çamaşır makinemiz de yoktu. İzzet’in çamaşırlarını elimde yıkardım. İzzet gün boyu kımıldamadan sandalyede öylece dururdu. Konuşmazdı, mırıldandığı şeyleri anlamak zordu. Geceleri de uyumaz, yatmazdı. Bir defasında onun olduğu odayı su basmış, halılar, eşyalar suda yüzüyor. İzzet’in ayak bileklerine kadar su var. Ama o yine sandalyede öylece oturuyor. ‘İzzet neden haber vermedin?’ dedim. ‘Ben fark etmedim abla’ diye mırıldandı. Kendi dünyasında dalgın, hayattan kopuk bir hali vardı yıllarca.”

Son dönemde ülke ağır bir zulüm, baskı, adaletsizlik sarmalında. Milyonlarca insan tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar ve hayali gerekçelerle “terörist”, “suçlu”, “hain” ilan edilip hapislere dolduruldu. Kitlesel kıyıma ve zulme sükut, hatta onaylama nedeniyle çoğumuzun Anadolu insanına kalbi kırık. Yaşanan bunca şeyden sonra öfkeliyiz, doluyuz, duygusalız. “Neden böyle bir ülke yerin dibine batmaz?” diye düşündüğümüz zamanlar da oluyor. Ama Anadolu’da Ahmet Abi gibi pek çok yüreği yufka, merhamet timsali insan da var. Belki de dünya onların yüzü suyu hürmetine dönüyor. Belki Anadolu onların varlığı nedeniyle bunca zulme rağmen ayakta!
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER GÜNDEM HABERLERİ