Washington Post makalesi: Türkiye bir bankacılık krizi yaşıyor ama hiçbir şey yapmıyor

Türkiye bankacılık krizine dönüşme riski olan bir döviz krizinin sancılarını çekiyor.


Washington Post'tan Matt O'Brien, "Türkiye'nin buna karşılık hiçbir şey yapmadığını" savunan bir yazı kaleme aldı.

"Hükümet bu krize ne yaparak karşılık vereceğini açıkladı? Harcamalarını mı kısacak?" sorusunu yönelten O'Brien, "Görüldüğü kadarıyla öyle. Son bir kaç yıldır nanik yaptığı ortodoks ekonomi kuramlarını yeniden kucaklamaya başladığı konusunda yatırımcılara güven verme çabası içindeki Ankara, bütçesini 10 Milyar Dolar azaltacağını büyüme hedefini de yüzde 5’ten, yüzde 3.8’e çektiğini açıkladı" diyor.


Matt O'Brien'ın makalesi şöyle devam ediyor:

Hükümetin, ekonominin, geçtiğimiz günlerde yaşanan türden bir enflasyon artışını tetiklemeden, ne hızla genişleyebileceği konusunda daha gerçekçi bir değerlendirme yapması gerçekten de iyi bir haber. Ancak bunun dışında, konumuzla bir ilgisi yok. Türkiye’nin sorunu hükümetin çok fazla parca harcaması değil, bankalarının çok fazla dolar cinsinden borç almış olması. 

Hakkını yemeyelim, Ankara pek yakında bankaların hastalıklarını teşhis etmek için bir çalışma başlatacağını da açıkladı. Ancak bu çalışmanın sorunları gidermek için mi yapılacağını, yoksa sorunların giderilmesine gerek olmadığını göstermeyi amaçlayan bir göz boyama mı olacağını kestirmek mümkün değil. Hükümetin geçmişte kolay yanlışları, zor doğrulara tercih ettiğini düşününce iyimser olmak zor. Yine de, her iki halde de, kesin olarak söyleyebileceğimiz bir şey var: Türkiye’nin ekonomik bir çıkmaza sıkışmışlığı sürecek.

Kısa özet şu: Lira düşmeye devam ederse ki yıl başından bu yana %40 değer kaybetti, bankalar sorun yaşayacak, ama hükümet Lirayı destekleyecek adımlar atacak olursa, bu kezde başka nedenlerle sorun yaşayacaklar. 

Biraz daha uzun bir özet ise şöyle: Geçtiğimiz sekiz yıl zarfında Türkiye’nin bankaları dolar cinsinden borçlanıp, bu dolarlarla Türk firmalarına kredi vererek, ülkedeki inşaat patlamasını finanse ettiler. Yapılan inşaatlar arasında AVM’ler, Osmanlı tarzı camiler ve hatta son teknoloji ile donatılmış Hava Limanları bile vardı. Ancak kredi almanın temel sorunu, eninde sonunda ödemek zorunda olmanızdır. Döviz cinsinden kredilerin temel sorunu da, ödeme vakti geldiğinde fiyatları artmış olabilir. 

Başka bir deyişle, eğer ödemelerinizi, dolar karşısında değer kaybeden Türk Lirası cinsinden alıyor, borçlarınız ise dolar cinsindense, borçlarınızı idare etmek çok daha zor olur. Bu noktada size o dolarları borç vermiş olan bankalar, kendilerini ön gördüklerinden daha büyük kayıplarla karşı karşıya kalmış bulabilirler. Goldman Sachs’ın, halen 6.2 civarında seyreden Dolar kurunun 7.1’e çıkması durumunda Türkiye bankalarının sahip oldukları özkaynak fazlalalarının eriyeceğini düşünmesinin sebebi bu. 

Dolayısıyla mesele basit görünüyor. Türkiye’nin hükümeti, şirketlerin dolar cinsinden borçlarında temerrüde düşmelerini engellemek için,
Lira’nın daha fazla değer kaybetmesini engellemeli. Bu da hükümetin faizleri bir miktar artırması gerektiği anlamına geliyor. 

Fikir şu: Yüksek faiz oranları, yatırımcıların, kendisi de faiz artıran Fed’in peşine takılıp, paralarını Amerika’ya taşımak yerine Türkiye’de tutmalarını daha cazip hale getirecek. Ancak yatırımcılar bu yolu yine de kolay kolay tercih etmiyorlar. Bunun sebebi de, Türkiye’nin her geçen biraz daha otoriterleşen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son derece yanlış ekonomik bir teoriye, yani faiz artışlarının enflasyonu düşürmeyip, artırdığına inanması. Dolayısıyla yüksek faiz oranlarının “tüm kötülüklerin anası ve babası” olduğunu söylüyor, ülkeye kendi menfur emelleri doğrultusunda boyun eğdirmeye çalışan gizemli faiz lobisinin bir sömür aracı olduğunu düşünüyor. Daha da vahimi bağımsızlığın, Merkez Bankasının bir Cumhurbaşkanı olarak kendisinin verdiği sinyalleri görmezden gelebileceği anlamına gelmediğini söyledi ve kendisine Merkez Bankası başkanını atama yetkisini verdiği gibi, damadını da maliye bakanı olarak atadı. 

Ancak ekonominin ihtiyacı olan tek şey Erdoğan’ının muhalefetine direnmek değil. Merkez bankası, geçmişte Cumhurbaşkanının açık talimatlarına rağmen, kendi politikasını uygulayabildi. Hatta daha bir kaç gün önce faiz oranlarını beklentilerin üzerinde, %17.75’ten %24’e çıkardı. 

Asıl mesele bu yüksek faiz oranlarının Türk bankaları açısından ne anlam ifade ettiği.

Eğer faiz oranları çok artarsa, Bankalar borç almak için, kendilerinden kredi verdikleri insanlardan aldıkları faizden daha fazla faiz ödemek zorunda kalabilirler. Dolayısıyla, yine zarar ederler (ama bu zarar kredi verdikleri şirketlerin borçlarını ödeyememesi gibi dramatik bir nedenden kaynaklanmış olmaz, o ayrı). Bu durum, yatırımcıların, Lira’nın düşüşünün faiz artırımlarına rağmen devam edeceğinden kaygılanmasına yol açar. Hükümet ithal etmek zorunda olduğu mal ve hizmetlere (özellikle  de enerjiye) daha fazla para vermek zorunda kalır ve sonunda yardım için IMF’e gitmekten başka çaresi kalmaz. 

Yani demem o ki, Türkiye’nin sorunlarının kaynağında Türk bankaları yatıyor. Hem Lira’nın düşüşünün, hem de Lira’yı istikrara kavuşturmak için atılacak adımların her ikisinin de ekonomi için bu kadar tehlikeli olmalarının temel sebebi bankalar. Hükümetin yapması gereken, hem de hızlı bir şekilde yapması gereken, bankaların öz kaynaklarını artırmak.

Aksi takdirde Erdoğan’ın yabancıların Türkiye’yi çökertmek istediği yolundaki komplo teorileri doğru çıkabilir, ama bunun tek nedeni, kendisinin bankaların uçurumun kenarına gitmesine izin vermiş olması olur. 







 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER EKONOMİ HABERLERİ