Kapalıçarşı bitti: Kötü günlerimiz oldu ama hep bir umudumuz vardı

Kurban bayramı ve dokuz günlük tatil başladı ama dövizin yükselmesi çarşıyı da vurdu.


Bayram alışverişlerinin önemli durak noktalarından biri olan Kapalıçarşı, Mahmutpaşa ve Sultanahmet’te esnaf umutsuzca müşteri beklerken, dükkanların önlerinden geçenler pazarlık bile yapmaya yanaşmıyor.

Ahval'den Süha Giray'ın, Kapalıçarşı esnafıyla yaptığı haber şöyle, İlk durağımız haberlerde sıkça ‘paranın kalbinin attığı’ yer olarak anılan Çarşı-yı Kebir, nam-ı diğer Kapalıçarşı. Nuruosmaniye kapısından adım attığımız çarşıda sessizlik hakim. İçlerinde az da olsa umut taşıyan esnaf, dükkan kapılarının önünde yerli ve yabancı müşteriye bir şeyler satmaya çalışıyor.


Eski bayramlardaki hareketliliği daha önce defalarca yaşamış olanlar ise, umutsuzca ya çaylarını yudumluyor ya da sessizce bir köşede gazete okuyor.

Her geçen gün bir tanesi daha kapanan ve yerine Arap turistler için lokumcu ve şekerci açılan kuyumcular ise piyasadan ve bayramdan tamamen umudunu kesmiş durumda. Çarşının eskilerinden kuyumculuk yapan Ali Bey’e yaklaşıp durumlar nasıl diye sorduğumuzda, iç çekerek şöyle konuşuyor:

“30 yılı aşkın süredir buradayım. Kötü günlerimiz oldu ama hep bir umudumuz vardı. İlk defa bu kadar kötü ve durgun bir çarşı görüyorum. Hele de bayramda. Yerli müşteri neredeyse yok denecek kadar az. Onlara da kızmıyorum.

Sonuçta dükkan dışında ben de bir müşteriyim ve artık alışveriş yapmamaya ya da asgari düzeyde yapmaya çalışıyorum. Durum çok kötü. Dükkandan içeri giren müşteri sessizce altının durumunu soruyor ve gidiyor. Düğünlerde bile altın yerine gümüş takılır oldu. Daha ne olsun.”

Çarşı esnafının korkusu sadece gelecekle ilgili değil, aynı zamanda bugünle de alakalı. Çoğu esnaf konuşuyor ama konuştuktan sonra ‘adımı vermesem olur mu, başıma iş gelmesinden korkuyorum’ diyor.

Bazılarının da gazetecilik jargonuna oldukça hakim olduğu ‘benim yerime başka bir isim kullan’ demesinden anlaşılıyor. Türkiye’deki ekonomik ve sosyal korkunun izleri neredeyse 700 yıllık çarşının her köşesinde görülüyor.




Çırak olarak yetiştiği Çarşı’da bugün kendi dükkanına sahip olan Metin Bey ise kendi deyimiyle hiç adeti olmadığı halde ‘nerede o eski günler’ demekten kendini alamıyor:

“Ben hep geleceğe bakma taraftarı oldum ve hiç geçmişi özlemedim. Ama son üç ayda ilk defa nerede o eski günler diyorum. Yaşlandık, yorulduk ve sanki daha çilemiz bitmedi. Bir rahat yüzü görmedik. Müşteri ile benim aramda bir fark yok. Onun parası olmadığı için doğal olarak benden alışveriş yapmıyor ve ben de buna paralel olarak alışveriş yapmıyorum.

Biz artık kendimizden umudu kestik ama çocuklarımıza ve torunlarımıza daha kötü bir ülke bırakacağız gibi geliyor. Herkes çarşıda Arap turist olduğunu söylüyor ama ilginçtir bir ben göremedim ceplerinde tomar parayla gezen Arapları...”

Lokumcular ise bir nebze daha iyi kuyumculara göre. Kendilerine ve çocuklarına bayramlık alamayanlar hiç olmazsa lokum ve şeker ile tatlandırmaya çalışıyor bu kötü günleri. Ne de olsa misafirler gelecek düşüncesi ile az da olsa hareketli olduğunu görüyoruz lokumcuların önünü. Bir de buna ‘egzotik’ tatlar denemeye meraklı turistleri de eklersek...

Ağzımıza attığımız bir lokum ile nasıl geçiyor bayram alışverişi diye sorduğumuzda hep aynı cevapla karşılaşıyoruz. Lokumcuda çalışan Semih şükür diyor, başka bir şey demiyor ama satır aralarından çok şey çıkıyor ortaya:

“Ülke olarak zor günler geçiriyoruz. Doğal olarak bizim de satışlar düşecek. Razıyız. Yeter ki bu dönemden sağ salim çıkalım. Evet, müşteri yok. Olanlarda 100 ya da 200 gr’lık alışveriş yapıyor. En baba Arap turist yarım kilodan fazla almıyor. Eskiden bu gramajlarda şekerleme ya da lokum isteyen biri ile muhatap bile olmazdık. Bugüne kadar gördüğüm en sessiz bayramı geçiriyor Çarşı. Allah bir daha bugünleri yaşatmasın ne diyeyim.”

Kapalıçarşıda eskiden bir kapıdan diğer kapıya gitmek bile önemli bir süre alırken, şimdilerde hızlı adımlarla bir dakikadan az bir zamanda Mahmutpaşa kapısından çıkıyoruz. Yokuşun en tepesinden aşağı doğru baktığımızda, meraklı gözlerle kapı önlerinden,belki turist ya da müşteri gelir umuduyla yukarı doğru bakan esnafın gözleri ile karşılaşıyoruz.



Gelinlikler,damatlıklar, sünnetlikler, perdeler, kumaşlar ve bayramı neşeyle bekleyen her çocuğun hayallerini süsleyen yepyeni kıyafetler ve kırmızı pabuçlar hiç gelmeyecek sahiplerini bekliyorlar. Burası Mahmutpaşa. Yoksulun ve orta direğin her zaman bir umutla gittiği Mahmutpaşa’da her yerde büyük harflerle indirim yazıyor yazmasına ama fiyatlar yine el yakıyor.

Bir pantoloncunun önünde rastlıyoruz Süleyman beye. 3 çocuk sahibi bir taksici. Çocukları için ufak bir alışverişe çıkmış. Dükkan sahibine kumaş pantolon fiyatını sorarken birden bize dönüyor, “Sormaz olaydım. Zaten alamayacağımızı biliyorum. Çocuklar için üç gömlek aldım. Bir de getirmişiz buraya kadar bir yemek ısmarlamasak olmaz. Haliyle ne hanıma ne de bana yeni bir şeyler alacak para kalıyor. Gözümüz yok ama çocukların hala eksiği çok. Yarın nasıl kalkacağımızı bilmiyoruz ki abi alışveriş yapalım. Hep idare ediyoruz. Üstüne bir de bizden tasarruf bekliyorlar. Napalım çocuklara gömlek de mi almayalım. Kısacası ne sen sor ne de ben anlatayım. Boşver” diyerek hızla gözden kayboluyor.

Kemerci Mesut bey gülerek karşılıyor bizleri. Gazeteci olduğumuzu anladığını söylerek başlıyor konuşmaya nüktedan bir şekilde:

“Valla en iyi iş benimki. Elimdeki kemeleri durmadan sıkıyorum, küçültüyorum. Sonuçta satamıyorum ama hükümet kemer sıkın demeye getirdi ya işi, ben de insanlara kemerlerinizi sıkayım mı diyorum. Şaka bir yana eskiden bir bayram öncesinde günde 50 taneden az kemer satmazdım.

Bak saat 11.00. Sakın kaç kemer sattın diye sorma. Umutla bekliyoruz işte. Yaş oldu 75 ama hala çorba kaynasın diye uğraşıyoruz. Bizim de payımıza düşen bu oldu. Napalım.”

Hemen arkamızda yüklüklerin üzerinde oturan bir hamal görüyoruz. Bomboş bekliyor. En zor işin onun olduğunu düşünüyorum. Ekonomi düzelecek, esnaf satacak, müşteri öyle bir alacak ki, taşıyamaz duruma gelip ondan yardım isteyecek. Konuşmak ister misin diye sorduğumda hafif tebessümle ‘ne konuşayım abi’ diyor:

“Birkaç sene önce biz yetiştiremezdik. İnsanların elleri o kadar dolu olurdu ki resmen rica minnet çalışırdık. Şimdi herkesin eli boş. Alacağımız üç beş kuruş paraydı, artık onu da bulamıyoruz. Ne diyeyim abi.”

Caddeler ve hanlarda az da olsa insan olmasına rağmen, dükkanların içleri bomboş. Çoğu sadece fiyat sormakla yetiniyor. Esnaf yok pahasına satmaya razı olsa da alan pek çıkmıyor. Mahmutpaşa ve Kapalıçarşı’da herkes gelecekten umutsuz.

Hava gittikçe ısınıyor. Cılız sesleriyle ‘soğuk su’ diye bağıran çocukların arasından geçip, atlıyoruz tramvaya. Bir sonraki durak yabancı turistlerin her zamanki uğrak yeri Sultanahmet ve oradan ver elini Çemberlitaş.

Tramvaydan indiğimizde ise ortalığın bomboş olduğu gözümüze çarpıyor. Üç beş turist ve her zamanki gibi alanı çevreleyen polisler dışında kimseler gözükmüyor. Meşhur Sultanahmet köftesinin bile kokusu gelmiyor burunlarımıza.

Yavaş yavaş Çemberlitaş’a doğru yol alıyoruz. Sağlı sollu dükkanların içi bomboş. Her zamanki gibi az da olsa lokumcu ve şekercilerde bir kalabalık hakim. Kalabalık dediğimizde, üç ya da beş kişi.



Bir lokumcuda rastlıyoruz emekli öğretmen Neriman hanıma. Asla adımı verme diyor. Fotoğraf çekmek istediğimi bile söyleyemeden peki demek zorunda kalıyorum. Başlıyor anlatmaya 68 yaşındaki Neriman hanım:

“Neden adımı vermemen gerektiğini sen benden iyi biliyorsun ya neyse. Torunlarıma yıllardır buralardan şekerleme alırım bayramlarda. Bayram dediysem, bayramdan birkaç gün önce gelecekler tabii. Tatile çıkıyorlar. O bile güzel. Mendili ve harçlıklarını hazırladım.

Gülme oğlum, ben eskilerdenim. Ama biz eskiden mutluyduk. Şimdi bakıyorum siz gençler mutsuzsunuz. Haklısınız. Cebinizde para yok, geleceğiniz belli değil, eğitim sistemi olmuş lunapark gibi bir oraya bir buraya gidiyor. Ben sana bir şey diyeyim mi, her toplum hak ettiği gibi yönetilir diye bir laf var ya, işte tam o durumdayız.

Daha da kötü olacağız. Ekmek bulamayacağız. Bu sefer karne de olmayacak. Ama tabii canım dünyaya kafa tutuyoruz. Neyse iyi bayramlar çok konuşturma beni.”

Çemberlitaş’a girdiğimize durum Çarşı ve Sultanahmet civarından farksız. Bazı esnaf dükkan bile açmamış. Tarihi İplikçihan çarşısına giriyoruz. Burası ayakkabı çarşısı. Envai çeşit ayakkabı var olmasına ama alıcısı yok.

Çarşı bomboş. Kimse yok. Dükkan sahiplerinin umutsuzlukları öyle bir kara tablo çiziyor ki, tavlanın kapağı bile açılmıyor.

İplikçihan çarşısındaki esnaf yanaşıyor yanımıza ve mağrur bir şekilde söyleniyorlar:

“Ne yapalım artık. Dükkanlarımızı kapatacak durumdayız. Zaten yerli ayakkabıyı ve yerli üretimi bitirmişti devlet, şimdi hiçbir şeyimiz kalmadı. Düşünebiliyor musun eskiden şuradaki 20 dükkan tıklım tıklım olurdu ve müşteriyi birbirimize yollardık. Şimdi bir tane satmadığımzı günler oluyor.

Ayakkabı yemeyeceğimize göre dükkanları kapatacağız. İndirim yaptık, olmadı. İndirimin indirimin indirimini yapıyoruz. Ekonomi düzelecekmiş, neyse bir şey demiyelim.”

Bayramdan önceki Çarşamba ve Perşembe son alışveriş zamanıdır tatile gidenlerin boşalan İstanbul’da. Oysa hem sokaklar bomboş hem de dükkanlar.

Ceplerinde olmayan para ile fısıltılar dönüyor etrafta: “Dolar düşmüş, yıl sonu artacakmış”, “en çok altın fırlayacakmış” diye devam eden cümleler hep aynı temenni ile son buluyor:

“Allah sonumuzu hayır etsin...”


Kaynak: Ahval












Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER EKONOMİ HABERLERİ