'İçinden geçtiğimiz krizin adı bağımlı finansallaşma krizi'

Rahip Andrew Brunson'un salıverilmesinin ardından düşüş trendine giren dövizdeki geri yönlü eğilim devam ederken, ekonomistler bir diğer sorun olan yüksek faize dikkat çekiyor.



Gazeteduvar yazarı Ümit Akçay, içinden geçilen ekonomik krize 'bağımlı finansallaşmanın krizi' tanımlaması getirirken, bu sonucu varmasına neden olan üç göstergeyi de detaylı bir şekilde inceledi.


Taksitli ticari kredinin takibe düşme oranında büyük bir artış olduğuna dikkat çeken Akçay, benzer şekilde hanehalkı borçlanmasındaki gidişata ve son olarak da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yönetiminin düşük faiz ısrarının ekonomi-politik nedenlerine dikkat çekti. 

Aşağıdaki grafiği BDDK’nın açıkladığı Haftalık Bülten’deki verilere dayanarak hazırladım.(1) Burada, genellikle küçük ve orta ölçekli sermaye kesimlerinin ve esnafın yaygın olarak kullandığı taksitli ticari kredilerin takibe düşme oranının zaman içindeki değişimi ve yakın dönemdeki üç önemli değişim görülüyor.

Akçay, ekonomide alınan önlemlerin sorunları çözmek yerine, AKP'nin bu dönemdeki seçimlerden zaferle çıkmasını garantileyecek bir 'geleceğe kaçış planı' olduğunu belirtti. 

Akçay planın üç temele dayandığına dikkat çekti:

"1. Kamu garantileri marifetiyle özel zararın sosyalleştirilmesi ve fiilen iflas etmiş firmaların yüzdürülmesi,

2. Sıra dışı para politikası araçları kullanılarak TL’deki dalgalanmanın azaltılmaya çalışılması,

3. Kredi genişlemesinin büyük bir hızda artırılması."

Akçay, bu üç uygulamanın amacının, 2016’nın üçüncü çeyreğinde, 2008-9 krizinden beri ilk kez yaşanan ekonomik daralmanın durdurulması ve yaklaşan nisan referandumu (2017) ve 2019’da yapılacak olan üçlü seçim -parlamento, başkanlık ve yerel seçimler- öncesinde, ekonomik sorunların AKP’nin yeniden seçilmesini engelleyecek bir düzeye erişmemesini sağlamak olduğuna değindi.

Akçay'a göre, amaçlanan, sorunların çözülmesi değil, önemli siyasi dönemeçlerin sonrasına ertelenmesi idi. Bir başka ifadeyle bu, AKP’nin bir geleceğe kaçış hamlesiydi.

2001 krizinden sonra, hanehalkının borçlandırılması, reel ücretin anlamlı bir şekilde artmaması ve canlı bir ekonomik büyümenin sürmesi istenen dönemlerde tüketimin bireysel krediler ile desteklenmesinin, Türkiye’deki finansallaşmanın önemli bir bileşeni haline geldiğini ifade eden Akçay, yazısını şöyle sürdürdü:

"Hanehalkı borçlanması, aynı zamanda neoliberal popülizmin dayandığı önemli telafi mekanizmalarından biri olan finansal içerilmenin de artması anlamına geliyordu..

AKP işbaşına geldiğinde, henüz bireysel borçlanma ile talebi canlandırma yaygın bir uygulama değildi, 2003’te hanehalkı borcunun milli gelire oranı yüzde 2 civarında idi.

10 yıl sonra, 2013 yılına geldiğimizde bu oran yüzde 19.6’ya geldi. Bu aynı zamanda zirve noktası oldu. Türkiye ekonomisindeki (ve siyasetindeki) pek çok gelişmede gördüğümüz gibi, 2013 yılı, hanehalkı borçlanması açısından da bir dönüm noktası oldu. Güncel olarak geldiğimiz nokta, bireysel borçlanma seviyesinin 2011 yılına dönmesidir.

İşin aslı şu: 2002 sonrasında, art arda gelen seçim başarılarının maddi temeli, faizin yüksek olduğu zamanlarda dahi düşme eğiliminde olması idi. Hele 2010-2013 arasındaki dönemde, yani AKP iktidarının zirve yıllarında faizler en düşük seviyelere gelmişti. 2013 sonrasında bu durum değişti faizler artma eğilimine girdi.

Faiz yüksek kalmaya devam ettikçe, iktidarın iktidarda kalma mekanizmalarının altı oyuluyor. Erdoğan’ın itirazının gerisinde bu basit ekonomi-politik gerçek var. Bunun nasıl paketlenerek halka sunulduğu ayrı bir konu. Genellikle yorumcular, bu durumun sunuluş şekline odaklandığından, içeriği yeterince göz önüne alamıyorlar."











 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER EKONOMİ HABERLERİ