‘’Trump için olaylar ‘Allah’ın lütfu’ olma yolunda…’’

''Erdoğan da siyaseten sıkıştığı zaman eline Kur’an-ı Kerim alır, iki gözyaşı döker, namaz kıldırır. Siyasi çıkarı varsa gerginlik üretir, kutuplaştırır, ötekileştirir. Yeni ve sürpriz olan ise benzeri bir süreci ABD’nin yaşıyor olması.''
Gazeteci Adem Yavuz Arslan'ın Tr724'te yayınlanan ve ABD'de tırmanan olayları analiz ettiği makalesi şöyle:

Önümüzdeki 5 ay zor geçecek

Bu hafta itibariyle ABD başkentindeki 6. yılımı bitirdim. Geride kalan süreye dair tek kelimelik bir özet yapabilirim; de ja vu !


Washington’u izleyin bir Türk gazeteci olarak sık sık “ben bunu görmüştüm” ya da “biz bunu yaşamıştık” diyorum.

Mesela bu yazıya başladığım saatlerde Başkan Donald Trump Beyaz Saray’dan çıkıp göstericilerin toplandığı Lafayette Park’ı geçip caddenin karşısındaki tarihi kiliseye gitti.

Tabi öncesinde polis ve ulusal muhafızlar göstericileri gazla püskürttü, caddeleri boşalttı ve yolu açtı.

Kilisenin papazının CNN’de anlattıklarına göre Trump dini ritüellerle pek ilgilenmemiş. Onun yerine bahçeye çıkıp eline İncil aldı, fotoğraf çektirdi ve kendi tabanını motive edecek açıklamalar yaptı.

Dinle pek ilgisi yokmuş gibi gözüken Trump’ın eline İncil alıp fotoğraf çektirmesi doğal olarak ABD kamuoyunda da gündem oldu.

Biz Türkiyeliler böyle görüntülere alışık sayılırız.

Erdoğan’da siyaseten sıkıştığı zaman eline Kur’an-ı Kerim alır, iki gözyaşı döker, namaz kıldırır. Siyasi çıkarı varsa gerginlik üretir, kutuplaştırır, ötekileştirir.



Yeni ve sürpriz olan ise benzeri bir süreci ABD’nin yaşıyor olması.

Aslında Trump ile Erdoğan arasındaki benzerlik bu olayla sınırlı değil.

Başkan Trump’ta göreve gelir gelmez medyayla kavga etti, yargıçlara ‘sözde hakimler’ diyerek onları etki altına almaya çalıştı. ‘Yandaş medya, yandaş işadamları’ oluşturmak istedi.

Sosyal medyayı yasaklamak için adımlar attı.

Başkan Trump bugünlerde ise Erdoğan’ın Gezi olayları sırasında izlediği politikayı takip ediyor.

Olaylar herkesin malumu.

Minnesota eyaletinin Minneapolis şehrinde Derek Chauvin adlı beyaz bir polis, sahte 20 dolarla alışveriş yaptığı iddiasıyla gözaltına aldığı 46 yaşındaki siyahi George Floyd’u yere yatırıp ensesine diziyle çökmek suretiyle ölümüne neden oldu.

Floyd ‘nefes alamıyorum’ diye diye ölürken 8 dakika 46 saniyelik şok görüntüler Facebook’tan canlı yayınlandı.

Bu görüntü sosyal medyada viral olunca ABD tarihinin gördüğü en büyük protesto dalgalarından birisi başladı.

Gösteriler New York’tan Los Angeles’e kadar yirmi beşten fazla eyalete yayıldı. Başkent Washington DC olmak üzere bir çok şehirde sokağa çıkma yasakları ilan edildi.

Pazartesi akşamı itibariyle Washington DC semalarında askeri Black Hawk helikopterleri uçuyor, caddelerde ulusal muhafızlar turluyordu.

Peki ne oluyor?

Havuz medyasının dediği gibi bir ‘ABD Baharı’ mı yaşanıyor? Veya yine bazı Havuzcuların iddiası gibi ABD iç savaşın eşiğinde mi?

Analizime geçmeden şu notu düşeyim; Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri, polis şiddeti ve hukuksuzluklara karşı üç maymunu oynayanların ABD’de yaşanan polis şiddetine karşı hep birlikte ayağa kalkmaları en basit tabirle iki yüzlü-ahlaksız bir tavır.

Hele ki 180 civarında medya kurumunu kapatmış, yüzlerce gazeteciyi hapsetmiş, bir o kadarını sürgün etmiş, en küçük eleştiri yapanın kafasına çökmüş Erdoğan rejiminin sözcüsü Fahrettin Altun’un ABD’ye ‘özgür basın demokrasinin belkemiğidir’ diyerek ders vermeye yeltenmesi tam tüy anlamıyla dikmek oldu.

Eğer birileri ABD’ye polis şiddeti ve medyaya karşı orantısız müdahale ile ilgili laf söyleyecekse bu kesinlikle Erdoğan değildir.

Gelelim sorunun kaynağına ve bundan sonra ne olabileceğine.

Öncelikle şunu hatırlatmakta fayda var. ABD’de ırkçılık hala sorun. 200 küsür yıllık geçmişi olan bu problem -büyük mesafe kat edilse de- çözülebilmiş değil.

Dolayısıyla bugün yaşanan olay tekil ya da spontane sayılamaz. Mesele sadece Trump’ın tweetleri ya da söylemleriyle de sınırlı değil.

Öyle olsa Obama başkanken 2014’te Ferguson, 2015’te Baltimore isyanları yaşanmazdı.

Nitekim 1992 Los Angeles’ten bu yana irili ufaklı onlarca isyan çıktı.

İstatistiklere göre siyahların polis şiddetine maruz kalma oranı beyazların üç katı. Son dönemde yapılan bir araştırmaya göre siyahların yarısı hayatlarında en az bir kere polis tarafından hiç bir gerekçe olmadan durdurulup arandığını söylüyor. Özetle sorun hayli köklü.(Merak edenler için gazeteci Cemal Tunçdemir’in çok detaylı yazıları var)

Gelelim bugüne.

Siyahlara yönelik polis şiddeti ve adaletsizlik yeni değil ama şimdi yeni bir durum var; Başkan Trump.

Şöyle ki; Trump seçildiği günden bu yana populist bir dil kullanıyor. Kendi tabanını konsolide etmek için mülteciler konusu başta olmak üzere hassas meselelerde hayli tartışmalı ifadeler kullanıyor. Hatta savaş suçu işlemiş bir askeri bile affetti.

Kısacası Trump’ın sicili hayli kabarık.

Floyd’un kameralar önünde öldürülmesi olayında da yangına körükle giden bir üslubu var.

Önce göstericilere ‘haydutlar’ dedi ardından valilere eylemlere sert müdahale edilmesi çağrısı yaptı. Ulusal muhafızları devreye sokmakla tehdit etti. Nitekim Washington DC başta olmak üzere güvenlik güçleri göstericilere hayli sert müdahale ediyor.

Muhalefet ise Trump’ı ‘bağnazlığa oksijen vermekle’ suçluyor.

Girişte de dikkat çektiğim gibi, her şey bana Türkiye ve Gezi sürecini hatırlatıyor.

Gezi Parkı olayları başladığında da Erdoğan olayları yatıştırmak yerine yangına körükle gitmiş, polise sert müdahale ettirmiş, eylemcileri ‘çapulcular’ olarak  tanımlamıştı. Herhangi bir delil ortaya konamasada dış güçlerin müdahalesinden Soros’a kadar tonla spekülasyon ortaya atılmıştı.

Hatta ‘Kabataş yalanı’ gibi tarihe geçen bir rezilliğe imza atmışlardı.

Şimdi aynı süreci ABD’de yaşıyoruz.

Silahsız bir sivilin kameraların önünde öldürülmesi gibi gayet anlaşılabilir bir olayda bile yatıştırıcı bir dil yerine ayrıştırıcı tutum sergileyen Trump her geçen gün dozajı yükseltiyor.

Polis sert kullandıkça göstericiler kenetleniyor.

Bir yandan da Trump taraftarları olayların Rusya başta olmak üzere dış güçlerin oyunu olduğunu dillendirmeye başladı. Dahası ırkçı bazı grupların eylemcilerin arasına karışarak provokasyon yaptıkları tespit edildi.

Yani tıpkı Gezi döneminde Erdoğan’ın siyasi planlarla gerginliği arttırması gibi Trump’ta aynı yolu izliyor.

Trump için olaylar “Allah’ın lütfu” olma yolunda. Öncelikle Corona virüsüyle mücadele de yaşanan başarısızlığı gözden kaçırma fırsatı yakaladı.

Dün itibariyle salgında hayatını kaybedenlerin sayısı 100 binin üstüne çıktı. Salgın ekonomiyi de alt üst etti. Bu hafta itibariyle 41 milyondan fazla insan işsiz kalmış durumda.

Gösterilerin yaygın ve geniş katılımlı olmasında bu işsizlik rakamları da etkili. Trump yaklaşan seçimler öncesi çıkan olayların faturasını muhalefete yıkarak siyasi kazanım elde etme planı yapıyor.

Özellikle son bir kaç gündür Demokrat valilere ‘daha sert müdahale edin’ çağrısı yapması bu stratejinin bir parçası. Eğer olaylar kontrolden çıkarsa Trump ulusal orduyu devreye sokup düzeni sağlayan kişi olmayı istiyor olabilir.

Bir yandan da kendi tabanını konsolide ediyor.

Çünkü artan yağma ve şiddet – siyahlara yönelik polis şiddetini onaylamasa bile- Trump’ın sadık seçmenlerini kenetliyor.

Özetle nasıl ki Erdoğan Gezi olaylarını siyasi hesaplarla istismar edip kullandı, benzeri bir tablo da Trump için söz konusu.

Ancak bu olayda Amerika ile Türkiye arasında çok temel bir fark var.

Burası her şeye rağmen özgür bir ülke. Trump’ın bütün engelleme girişimlerine rağmen basın ve yargı bağımsız.

Dahası yaşanan bütün krizlere rağmen sivil haklar, özgürlükler ve şeffaflık gibi alanlarda geriye dönüş olmadı.

Dolayısıyla AKP çevrelerin iddia ettiği gibi ne bir ABD baharı ne de iç savaş beklememek lazım.

Fakat önümüzdeki ayların zor geçeceği muhakkak. Trump seçimin zora girdiğini gördükçe gaza basacak ve Amerika’da yaşanan bu zor dönem doğal olarak tüm dünyayı etkileyecek.

Kaynak:Tr724

Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER DÜNYA HABERLERİ