Mahmut Akpınar yazdı: Faşizm ve faşist kafa!

''Faşist yönetimlerde devlet liderle özdeşleştirilir. Liderler resmi konumuyla çağrılmaz. Führer, Duce, Reis gibi ünvanlarla anılır. Memurlar, polisler yargıçlar ve her şey devlet içindir.''
Akademisyen - Yazar ​Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR'ın Tr724'te yayınlanan analizi şöyle:

Faşizm ve faşist kafa!


Bireysel anlamda faşişt; “sadece kendi düşüncesini doğru kabul eden, başkalarına düşüncelerini zorla kabul ettirmeye çalışan kimse” olarak tanımlanıyor.


Faşizm II. Dünya Savaşı öncesi Mussolini İtalyası’nda, Hitler Almanyası’nda uygulanan yönetim anlayışı. Tarihin en ölümcül, en yıkıcı savaşını İnsanlığın başına saran zihniyetin adı faşizm. Faşizm üstün, seçkin ırk düşüncesine dayanıyor. Faşizmde bir millet ve ırk yüceltiliyor gibi görülse de, gerçekte yüceltilen otoriter liderler ve onların kontrol ettiği devlettir. Bu anlayışta milletin ve bireylerin hiç bir önemi yoktur. Kişiler güya milleti temsil eden devleti yüceltmek için vardır. Ama İnsan hayatının değeri yoktur. Devlet görev verir, bilmediği, gizemli işler için kişiler koşarak ölüme gider.

Faşizm ırkların egosunu besleyerek hayat alanı bulan, ezilmiş milletleri maceralara sürükleyen, insanları felakete atan bir rejimdir. Kendi iradesiyle bir iş başaramayan, mücadele etme kararlılığı gösteremeyen ezik toplumlar “güçlü lider” “güçlü irade” söylemlerinin peşine takılarak narsist liderlerin ülkeyi uçuracağını hayal eder. Milletleri faşizmin tuzağına çeken en önemli etken “kurtarıcı lider” ve mucizevi projelerdir. Bu rejimin en bilineni Alman Faşizmidir. Hitler’in Alman onurunu okşayan yalanları, Birinci Dünya Savaşında incinmiş gururlarını tamir ve telafi arzusu Hitler’i Almanlara makul gösterdi. Karizmatik, kudretli bir lider profili çizerek, iddialı ve büyük yalanları tereddütsüz söyleyerek ve etkileyici hitabetiyle Hitler toplumu peşinden sürükledi. Faşistlerin uydurduğu üstün ırk, üstün kültür mavalları çok kimsenin hoşuna gitti. Pek çok Alman Hitler’i Alman ruhunu yeniden diriltecek ve dünyaya gösterecek lider olarak gördü. Ama bütün diktatörler gibi Hitler de elde ettiği gücün hep daha fazlasını istedi. Diktatörlüğünü meşrulaştırmak için gerekçe de bulmuştu: “Lebensraum”. Almanlar varlıklarını sürdürmek için bazı coğrafyaları/ülkeleri kontrol etmek zorundaydı. 

Hitler işgallere “Almanların güvenliğini, refahını sağlamak için” başladı. Ama elde ettiği başarılar hırsını kamçıladı ve durma noktasını kestiremedi. Manş Denizinden, İskandinavya’ya, Moskova’dan Türkiye sınırına kadar devasa bir alanı işgal etti. Almanları sürdürülemez bir maceranın içine çekti. Girdiği batakta hem Almanları boğdu, hem de bütün Avrupa’yı yakıp yıktı. 50 milyon insanın ölümüne, bir o kadarının yaralanmasına neden olan bir felaket rejimi kurdu. Asla rasyonel düşünmeyi tercih etmedi, asla geri adım atmadı. Kaybettiğini anladığında ise Almanları düşmanlarıyla başbaşa bırakıp intihar etti.

Faşist rejimler sürekli toplum birlikteliğini vurgular. Farklı düşünceyi, görüşü “ayrılıkçılık”, “fitne” olarak yaftalar. Otoriterdir, şekillendiricidir. Bireylerin nasıl olacağına, ne giyeceğine kadar her şeye müdahale eder. İnsanların yaşamı devlet için feda edilir. Devlet sözde millet için vardır; ama zaman içinde millet devleti yönetenler için araçsallaştırılır. Milletin refahı, huzuru, çıkarı değil, soyut bir varlık olarak devlet herşeyin ötesinde kutsanır. Aslında değerli olan millet değildir; milletin tepesine binerek fantezilerini gerçekleştiren otoriter anlayıştır. Faşizmde sembolizm önemlidir. Her faşizan rejim kendi kitlesinde aidiyet, bağlılık ve bağımlılık oluşturmak için semboller, sloganlar üretir. Bunları hayatın her alanında görünür hale getirir. 

Faşist yönetimlerde devlet liderle özdeşleştirilir.  Liderler resmi konumuyla çağrılmaz. Führer, Duce, Reis gibi ünvanlarla anılır. Memurlar, polisler yargıçlar ve herşey devlet içindir. Devleti güçlü ve ayakta tutmak memurların, taraftarların en temel hedefidir. Eğitim bir şeyler öğretmek için verilmez, insanları doktrine etmek, şekillendirmek, devletin istediği forma sokmak için verilir. O nedenle okullar ritüellerle doludur, militer özellikler taşır. Devlet ve toplum faşist ideolojinin temsil edildiği parti üzerinden şekillendirilir.

Siyaset Bilimci Dr. Lawrence Britt Hitler Alamanyasını, Mussolini İtalyasını, Franco ispanyasını, Suharto Endonozyasını ve Pinochet’in Şili’sini inceleyerek Faşizmin 14 karakteristik özelliğini belirler. Çalışmasını 2003 yılında Free İnquiry isimli akademik dergide yayımlar. Bunlar:

İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi

Düşmanların/günah keçilerinin birleştirici bir neden olarak tanımlanması

Ordunun ve militarizmin yüceltilmesi

Kitle iletişim araçlarının kontrol altına alınması

Ulusal güvenlik takıntısı

Din ve yönetimin iç içe geçmesi

Cinsel ayrımcılığın şahlanışı

Özel sermayenin gücünün korunması

Emek gücünün baskı altına alınması

Toplumu suç ve cezalandırma ile baskı altına alma

Aydınların ve sanatın küçümsenmesi

Adam kayırma ve yozlaşmada sınır tanımama

Hileli seçimler

Güçlü ve sürekli milliyetçilik



Türkiye’yi bu kriterlere vurduğumda “hayır bu yok!” diyebileceğim bir madde bulamadım.

Akit TV’ye konuşan Muttalip Kutluk Özgüven isimli kişinin kamuoyuna açık ve pervasızca söylediklerini görünce “acaba?” diye taşıdığım tereddütler tamamen gitti. İktidar yancısı bu zat, kendisi gibi düşünmeyen insanlar için toplama kamplarından, rehabilite kamplarından bahsediyor.


Muttalip Kutluk Özgüven


“Devlet gibi düşünürsem ben bunlara bir yatırım yaptım, bunları okuttum. Bunların vücudu kendilerine ait değil. Onlar bana hizmet etmek zorunda” diyor. Faşist yönetimlerde görüldüğü üzere devlete sınırsız bir kutsiyet atfedip, bireyin ruhunu ve bedenini devlet malı kabul ediyor. Devletin kişilere her şey yapabileceğini, buna hakkı olduğunu iddia ediyor.

Hiçbir somut suç delili gösterilmeden hapislere doldurulan masum insanlar bir yana, bu faşist kafa hapislere doldurulan insanların çoluk çocuğunu, dışardaki yakınlarını da cezalandırmak istiyor. “Bin yıl geçse bunlar düzelmez! Ben bunları biliyorum. O nedenle dışarda kalanları da kamplara doldurmak lazım” diyor. 

Komünist Çin rejiminin farklı bir yaşam tarzına, inanca düşünceye sahip Uygurları toplama kamplarında değiştirmeye çalışması, AKP’li faşist kafanın hayalini kurduğu şeyin tıpa tıp aynısı. İslamcı urbalı bir iktidar da yapsa, kendisini Komünist diye tanımlayan bir ülke de yapsa farklı olanı değiştirme dönüştürme hakkını kendinde görmek, devleti insanın üstünde konumlandırmak ve devlet için insanların haklarını yok saymak, faşizmdir. Bu ifadeler de faşist kafanın ürünüdür. 

Aslında faşistler birbirini sevmezler. Zira doğal olarak her faşist ötekine rakiptir, çıkarları çatışır. Ama faşistler bir ittifak kuracaklarsa da önce faşistlerle ve otoriter zihniyetteki ülkelerle ittifak kurarlar. O nedenle adında komünist olan, gerçekte ırkçı Çinle, “islamcı” bir iktidar pek çok konuda uzlaşabiliyor. Otoriterlik paydasından dolayı diktatörlerce yönetilen Müslüman ülkeler, Türki devletler dindaşlarına, ırkdaşlarına yapılan zulmü, baskıyı gözardı edip Çin’le iş tutabiliyor. Çünkü bu iktidarlar için milletin, ülkenin çıkarları değil, kendi yönetimlerinin devamı, koltuklarının selameti önemlidir. Sabah akşam milliyetçi söylemler kullanır, Türkçülüğü kimseye bırakmazlar, ama soydaşlarını, dindaşlarını küçük çıkarları için kolayca feda ederler.

Profesör olduğu iddia edilen Muttalip Kutluk Özgüven örneğinde ve başka örneklerde görüldüğü üzere faşizm kendi atmosferini oluşturuyor. Sürekli kullanılan zehirli, ayrıştırıcı, ötekileştirici dil nedeniyle zararlı gazlardan oluşan yeni bir atmosfer ortaya çıkıyor. Bu atmosferde mezkur örnekte olduğu gibi bireyler kontrolsüz ve çekincesiz zehirli gazlarını atıyorlar. Söyledikleri suç olsa da umursamıyorlar zira ülkenin atmosferi onları her zehri kusmaya teşvik ediyor.

Kaynak: Tr724

 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ