"Kaçıyorlar, ölmemek için ya da mahzenlerde sürünmemek için…"

Yazar Mehmet Efe Çaman, Türkiye'yi terk etmek zorunda kalan okumuş, eğitimli, bilgili, deneyimli bir neslin hikayesisini kaleme aldı.
TR724 Yazarı Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman, "Kaçıyorlar. Ölmemek için, ya da mahzenlerde sürünmemek…" diyerek, ülkeyi terk etmek zorunda kalan insanların neden gitmek zorunda kaldığını açıklıyor. 

Yazar Çaman'ın yazısı şöyle: 

Kaçıyorlar. Arkalarına bakmadan. Canlarını riske atarak. Mallarını-mülklerini geride bırakarak. Anılarını, çocukluklarının ve ilk gençlik yıllarının dostluklarını, anne ve babaları ya da onların mezarlarını geride bırakarak. Kaçıyorlar. Ölmemek için, ya da mahzenlerde sürünmemek… Aç kalmamak için, ya da damgalanmamak… Arkalarına bakmadan, uğruna nice fedakârlıklar yaptıkları, katkıda bulundukları, vergi verip askerlik yaptıkları, atalarının canları feda ederek savunduğu vatanlarından kaçıyorlar. Çocuklarını, o hayattaki en değerli varlıkları olan, büyük tehlikelere atacak kadar korktukları, usandıkları zulümden kaçıyorlar. Duyarsız toplumlarının yaz tatillerinde serinledikleri mavi enginler bebeklerine mezar oluyor. Ellerinde tek bir çanta, içinde belki biraz yolluk – kuru köfte midir yoksa sadece ekmek-peynir mi bilinmez – her şeyi geride bırakarak, gemileri yakarak, her şeyden vazgeçerek kaçıyorlar.


Sen bunun ne demek olduğunu bilir misin dostum? Evinin kapısını son kez kapatırken, artık kapıyı kilitlemenin bile manası kalmadığının ne demek olduğunu? Bilir misin bakkala uzaktan el sallarken onu ve o evinin sokağını bir daha göremeyecek olmanın nasıl bir ruh fırtınası estirdiğini? Bilir misin, söylesene, mahalleni terk ederken şöyle bir başını geriye çevirip uzaktan sarı ışıkları görünen evlerdeki insanlara öykünmenin, yola çıkarken nasıl bir burukluğa yol açtığını? Sen bilir misin dostum, bilinmeze giderken, hayata yeniden başlamak zorunda kalmanın ne demek olduğunu? Yıllarca emek verdiği diploması “iptal edilen” (!) gençlerin veya yıllarca çalıştığı işyerinden “vatana ihanet ettiği için” (!) KHK ile atılan kamu görevlilerinin iç dünyalarını? Bilir misin SGK kayıtlarına düşülen notlarda vatan haini olduğu yazan hâkimlerin, savcıların, akademisyen ve öğretmenlerin, polis ve askerlerin, yüksek ve küçük bürokratların pazarda meyve bile satamayıp yollara, uzun yollara düşmelerindeki dramı?

Okumuş, eğitimli, bilgili, deneyimli bir nesil terk ediyor Türkiye’yi

Fiziksel olarak terk edemeyenler ruhsal olarak koptular zaten. Annelerinin babalarının kucağında sınırı kaçak yollarla geçerken boğularak can veren bebeklerden gazetelerde “terörist” (!) olarak bahsedildiği ülkenin geleceğini inşa edecek insanlar, katar-katar gecenin karanlığında, ağaçların ardında sessizce ilerliyor. Kafalarında hep aynı soru – özgürlüğe kilitli. Yüreklerindeyse hep aynı burukluk – otuzundan, kırkından, ellisinden sonra hayatını hayat yapan anlamlı ne kadar şey varsa hepsinden kopmak, anılarının olmadığı bir diyarı anılarla doldurmaya doğru harekete geçmek. Lise arkadaşlarım neredesiniz? İlkokul öğretmenim, sağsan uzun ömür, değilsen rahmet dilediğim mübarek insan, neredesin? Mahallede görüştüğüm arkadaşlarım, kuyu ve baş altı oynadığım gaflikleri iri karşı mahallelerin çocukları, kaşarlı sandviç yaptırdığım bakkal, amele kebapçısına be Halil’e gittiğimiz günler – geride kaldı hepsi. Ve sen bilir misin dostum, aslında benim ülkemi değil ülkemin beni terk ettiğini?

Nazım’ın “Karlı Kayın Ormanı” şiirindeki gibi, Livaneli’nin ölümsüzleştirmeye katkıda bulunduğu, “Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak, kayınların arasında bir pencere sarı sıcak, tam ordan geçerken biri, ‘amca’ dese, ‘gir içeri’, girip yerden selamlasam, hane içindekileri…”. Bu toprakların dünyaca en tanınan şairini, Nazım Hikmet’i bile hapishanelerinde süründüren ve sonra da kaçmaya mecbur bırakan kadim Anadolu topraklarının insanları!  O geride bırakılanın sadece taş-toprak olmadığını, anılarla dolu hayatı hayat yapan bütün içeriğin Ege’de veya Meriç’te zaten boğulup yok olduğunu bilir misiniz? Karşı kıyıya çıkan bedenlerin aileleri, anıları, dostları, semtleri, okulları, işleri, eski yaşamlarından ne varsa kalan geriye, her şeylerinin serin sulara karışıp minik ruhunu anneciğinin babacığının kollarında teslim eden bebeciklerle aynı yere gittiğini bilir misiniz! Bir toplumun ruhu yitip gitmiş. Hangi ağıt, hangi dua, hangi terapi bununla başa çıksın!

Ayvalıkta beş yaşında yüzmeyi öğrendim. Her yazım Cunda’da, Badavut’ta, Sarımsaklı’da engin kumsallarda geçti. Anılar üstüne anılar. Gitar sesi gelir uzaktan, çok uzaklardan, ta gençlik yıllarından. “Akdeniz akşamları, bir başka oluyor, hele bir de aylardan Temmuz ise, bambaşka!”. Aylardan Temmuzdu, Akdeniz’in küçük kolu Ege’ydi. Bir plastik bottu. İçinde yine anneciğine sarılmış, babasının elini de tutmuş mudur, o bebecikler vardı. Babaların gözleri anlatır her şeyi. Kısıktır çoğu zaman. Başı önde, susar. Kalbinin sesini çocuklarına ve eşine duyurmaktan çekinir. Serde erkektir, ama herkes gibi o da bir insan işte. Botun ince tabanında Ege’nin koyu mavi, sabaha karşı o saatin verdiği griliğin verdiği bir soğukluk alttan vurur. İşte o kumsalda yüzmeyi öğrenen çocuk 1980’lere gider – parmakları klavyenin tuşlarına vururken, Ayvalık’ın mis kokan masmavi Ege’sine bir zamanlar âşık olduğunu düşünür.

Akdeniz akşamları bir başka artık, bambaşka…

O deniz kalbinin sesini oğluna ve kızına duyurmaktan çekinen babalardan sonra aynı yer mi artık? Önce Suriyeli, şimdi Türkiyeli ne fark eder? Akdeniz akşamları bir başka artık, bambaşka. Gitar sesi uzaklarda yitip gidiyor, uzaklardan Nazım’ın sesi “memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak” diyor. Cunda’da, Badavut’ta, Sarımsaklı’da, yüzme öğrenirken ellerimin ve akaklarımın değdiği ipek kumullarda cansız bebeklerin cesetleri yatıyor. Dedim ya, kaçıyorlar. Gittikleri yeri umarak, ama çıkacakları kıyıyı bilmeden. Bazen o kıyı, Ege’nin ve Meriç’in karşı kıyısı, bazense kâinatın. Geride kalmaktan iyidir deyip, vuruyorlar yola. Arkaya bakmadan. Her şeyi gerilerde bırakıp. Anılar, denizden yansıyan ayın şavkı gibi bulanıktır artık. Türkülerin neden hep içinde hüzün barındırdığının sırrı da burada mıdır yoksa? Acaba bu coğrafya hep acıyla mı yoğruldu? Birbirine kavuşamadan ölen âşıkların, Bolu Beyi’nin babasının gözüne mil çektiği Köroğlu’nun, Ayvaz ve Kırat’ın, Aydın ilinin Şeyh Bedrettin’inin, fermanların, 1915’te çoluk çocuk katledilen Ermenilerin uzaklardan sesleri gelir kulak verirseniz. Hüzün Anadolu insanının genlerinde de olsa, kaderin bir cilvesi midir, bu topraklar hüznü daima hatırlatmak ister insanına. Bugün olan da budur belki. Yine insanlar bağrından çıktığı topraklarına ve toplumlarına yabancılaştırılıyor, sonra şeytanlaştırılıyor, cadı avında adları artık sorulmayan sayısız kurbanlar arasında yerlerini alırken, canını kurtarmaya çalışanların bir kısmı ay yüzlü güzeller güzeli bebekleriyle beraber kıyıya vuruyor. Turizm sezonuysa tüm hızıyla devam ediyor! Kaçıyorlar dostum, kaçıyorlar. Arkalarına bakmadan!

Dünya tarihi hep kaçanlar ve kovalayanlarla dolu

Her ne kadar kovalayanlar kovaladıkları müddetçe kaçanların kaderi pek kimse tarafından önemsenmese de, sonuçta tarih hep kovalananların çektikleri acılarla yoğruluyor, kovalayanlar tarihin karanlık sayfalarında yerlerini alıyor. Yine, her ne kadar muktedir de olsa kovalayanlar, güç avuçlardaki su misali, parmakların arasından kayıp gidiyor. Gücün esir aldığı muktedir gibi eriyor. Kaçanlar yanlış yaptıklarından değil, kendilerine yanlış yapıldığından kaçıyorlar. Boğazı yırtılırcasına, ağzından köpükler çıkarak bağıran çağıran diktatörlerle dolu tarik kitaplarında yeni bölümler yazılıyor. Kaçanları kovalayanlar, ezenler, onların bebeklerine son dinlenme yeri olacak bir avuç toprağı ve insan onuruna yaraşacak bir vedayı çok görenler, kovalayanları baki sanıyorlar, ama yanılıyorlar! Çok kötü yanılıyorlar!

Zulümden kaçarken ruhunu teslim eden tüm kurbanların anısı önünde saygıyla eğiliyorum.













Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ