"Kaçırılan insanların ‘bulunma noktası’: Ankara TEM"

''Kazakistan ya da Lübnan, Edirne ya da İstanbul, nereden kaçırılırsanız kaçırılın aylar süren işkenceli sorgudan sonra Ankara Terörle Şube Müdürlüğü’nde gözaltında buluyorsunuz kendinizi.''




Artı Gerçek'ten Gazeteci Celal Başlangıç'ın analizi şöyle;


Lübnan’da sahte pasaportla yakalanmıştı. Beş gün gözaltında tuttular. Sonra gözlerini bağlayıp ellerini arkadan kelepçelediler. Nereye götürüldüğünü bilmiyordu.

Kelepçelerini ve gözbağını çıkardılar. Geldikleri yer bir havaalanının özel girişiydi.
Kör bir noktada yüzlerini göremediği kişilere teslim edildi.
Gözlerini bağlayıp kafasına çuval geçirildi teslim edildiği kişiler tarafından. Elleri yeniden arkadan kelepçelendi.

Özel bir uçağa bindirilip yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra götürüldüğü yerde çırılçıplak soyularak süngerli bir hücreye atıldı.
Altı ay boyunca, kesintisiz bir şekilde işkencenin tüm yöntemleri denendi üzerinde; kaba dayak, elektrik verme, copla cinsel bölgelerine zorlama, suyla boğma, zorla besleme, parmaklarını yakma, tabutluk denilen kutunun içinde tutma, falaka, Filistin askısı…
Fiziksel, cinsel ve psikolojik işkencelere maruz kaldı altı ay boyunca. Yaşadıkları nedeniyle vücudunda yüzlerce yara oluştu. 40 kiloya düştü.

İşkenceyi, insan anatomisi hakkında eğitim gördüklerini söyleyen kişiler yapıyordu. Bedeni defalarca iflas etmişti. Özel bir ekip tarafından tedavi edilip tekrar işkenceye devam ediliyordu.
Revirde tedavi edilirken dışarıdan gelen bir kadın sesi duymuştu. “Komisyon gelecek. Bundan sonra şöyle olsun” gibi cümleler kullanıyordu sesini duyduğu kadın. Hem kadının konuşmasından, hem de hücrenin üst katındaki mesai saatlerinde gelen ayak seslerinden tutulduğu yerin resmî bir kurumun bodrum katı olduğunu tahmin ediyordu.

Sorgucuları, konuşturmaya çalışırken “Bu devlet senin için özel uçak kaldırdı”, “Burası emniyet ya da hapishane değil. Burada süre sınırı yok”, “Bizi devlet yetiştirdi” diyorlardı.
Bazen gün içinde bazen de geceleri işkence sesleri geliyordu. Yanındaki hücrelerden gelen ağlamaları, çığlıkları duyuyordu. Sorgucuların “Konuşacak mısın, ağabeylerini çağırayım mı? Hacı abin gelsin mi? Buradan çıkmak istiyorsan konuş” sözleri geliyordu kulağına.
Altı ayın sonunda “Seni adalete teslim edeceğiz” denilerek gözleri bağlandı, elleri arkadan kelepçelendi. Kendi anlatımıyla “basamağı yüksek, karşılıklı koltukları olan ve kapısı yana çekilerek açılan bir arabaya iki kişi arasına” bindirilir.
(Bu arabayı tanıdınız değil mi? Başka kaçırma olaylarında da sık sık karşımıza çıkacak olan 1990’larda “devlet modası” olarak yaygınlaşan “beyaz Torosların” yerini alan, güncellenmiş “devlet modası”nın yeni gözdesi “siyah Transporter”.)
Bir saatlik yolculuktan sonra plastik kelepçelerini kesip, gözlerini açarak araçtan indirirler ve hızla uzaklaşırlar.

“Ortalık zifiri karanlıktı. Birkaç saniye sonra da birileri etrafımı sardı. Panikle ellerindeki ışıkla yaklaşıp soru sormaya başladılar. ‘Kimsin, adın ne?” gibisinden sorular. Sanki beni orada bulmuş gibi rol yapıyorlardı. Saçı arkaya taralı, kalın birleşik kaşlı, esmer biri kolumdan tuttu. Bana kimliğini gösterip ‘Ankara TEM polisiyim, hakkında ihbar var’ dedi. Bir minibüse bindirdiler. Bana adımla hitap ediyorlardı. ‘Biz seni Ayten diye aldık, ismin Ayten değil mi?” diye sordu. TEM polisinin bana işkence edenlerle ortak hareket ettiğini anladım ve onlara cevap vermedim.”

Bütün bu yaşadıklarını en ince ayrıntısına kadar anlatan Ayten Öztürk. 
DHKP-C üyesi olmak suçundan yargılandığı İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dosyasında duruyor anlatımları.

13 Mart 2018’de Lübnan’dan kaçırılıp özel bir uçakla Türkiye’ye getirilen Öztürk’ün dosyasına göre resmî gözaltı tarihi olarak “28 Ağustos 2018” görülüyor.
Bilinmedik bir yerde, işkence altında tutulan Ayten Öztürk sanki bu aradaki altı ayı hiç yaşamamış gibi görünüyor resmî evrak üzerinde.
2016 yılında Türkiye’den ya da sınır ötesinden kaçırılıp Ankara yakınlarında özel bir işkence merkezinde aylarca zulüm gördükte
n sonra bir biçimde polise teslim edilen 29 kişiden biri Ayten Öztürk.

Ancak bu kişilerden sadece üçü yaşadıklarını anlatmaya cesaret edebiliyor. Şu ana kadar diğerleri sessizliğini koruyor.
Eski Rekabet Kurumu çalışanı Mustafa Özgür Gültekin, Ankara’da siyah Transporter ile kaçırılıp 121 gün işkence görmüş. Başına gelenleri ancak serbest bırakılıp yurt dışına çıkmasından sonra yargılandığı dava dosyasına gönderdiği bir mektupla anlatıyor.

“Kaçırıldığım ilk günden Emniyet’e teslim edildiğim son güne kadar işkencelerle, eziyetlerle, tehditlerle, acılarla, korkularla ve çaresizlikle hayatımdan ümidi kesmiş bir şekilde, hiçbir hukuki koruma ve güvenceye sahip olmadan ve temel insani ve hukuki haklarımdan mahrum bırakılarak tam bir belirsizlik ve mutlak tecrit içinde 121 gün geçirdim.

Gültekin, 121 günün sonunda Kurtuluş Parkı’na bırakıldığını ve Ankara TEM polislerince gözaltına alındığını anlattıktan sonra ilginç bir ayrıntıya dikkat çekiyor. Gültekin’e göre kendisini MİT kaçırmış. MİT’te oluşturulan ve kamera karşısında kendisine okutulan ifadenin Emniyet’te yeniden önüne geldiğini söylüyor.

“Emniyet Terörle Mücadele Şubesi’nde 13 günlük resmî gözaltı sürecine MİT’te bana okutulan ifadeler sanki Emniyet’te tarafımdan verilmiş gibi önüme konularak imzalatıldı.”
Kaçırılma sürecinde yaşadıklarını anlatanlardan biri de şu anda Kandıra Cezaevi’nde tutuklu bulunan Zabit Kişi.

HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na cezaevinden gönderdiği mektupta Kişi, Kazakistan Havaalanı’nda Türkiye’den gelen ve kendilerini MİT görevlisi olarak tanıtan kişilerce gözaltına alındığını, tarife dışı, kamuflaj desenli, üzerinde herhangi bir işaret ve yazı olmayan uçağa bindirildiğini, kafasına çuval geçirilip elleri ve ayakları kelepçelenerek darp edildiğini, uçaktan indirildikten sonra Transporter olduğunu tahmin ettiği bir araçla altı dakikalık bir yolculuk sonrasında bir konteynere kapatıldığını ve 108 gün burada tutulduğunu anlatıyor. Elektrik, darp, cinsel taciz, tecavüz girişimi, ailesine zarar vermekle tehdit, ölüm tehdidi dahil fiziki ve psikolojik işkenceye maruz kalan Kişi, konteynerin diğer hücrelerinden işkence sesleri duyduğunu söylüyor.

18 Ocak 2019 tarihinde Ankara Adliyesi’nin önüne bırakılıyor. Burada resmî gözaltı işlemi yapılan Kişi için Emniyet tutanaklarında “kendi isteğiyle teslim olduğu” belirtiliyor. (Daha ayrıntılı bilgi için Derya Okatan’ın Artı Gerçek’te yayınlanan 10-11 Temmuz 2019 tarihli “Türkiye’nin ‘kayıplar’ utancı” adlı dizisi)

Yine siyah Transporterlarla kaçırılan ya da polis tarafından gözaltına alınan altı kişiden altı aydan bu yana haber alınamıyordu.

Ancak dördünün dün gözaltına alındığı duyuruldu Emniyet tarafından. Bilin bakalım nereden çıktı bu kayıp dört kişi? Evet bildiniz… Ankara TEM’den. Mübarekler Terörle Mücadele Şubesi değil sanki kaçırılıp aylarca kaybedilenlerin “bulunma noktası”.

Dün Ankara TEM’de ortaya çıkan Salim Zeybek, Edirne’de eşi ve iki çocuğuyla birlikte kaçırılıyor. İki ayrı arabayla Ankara’ya getiriliyor Zeybek ailesi. Eşine “Biz devletiz. Karıştırma bu işi. Kimseye gitme” dedikten sonra Salim Zeybek’i alıp götürüyorlar.

Erkan Irmak altı ay önce İstanbul’da evinin önünden iki-üç kişi tarafından bir siyah Transporter ile kaçırılıyor. O da dün Ankara TEM’de “bulunuyor”.

Yasin Ugan ile Özgür Kaya, Ankara Çamlık’ta 50-60 kişilik polis grubu tarafından bütün bir mahalle halkının tanıklığında gözaltına alınıyorlar. Hatta gözaltına alan polis şefi ev sahibine bir dosya numarası verip “Savcılıktan bu dosya numarasıyla takip edin” diyor. O numara da doğru çıkıyor ama polis aylarca kendilerinin aldığını reddediyor. Altı ay sonra onlar da Ankara TEM’de ortaya çıktılar dün.
Şu anda altı ay önce siyah Transporter ile kaçırılan Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen’den haber yok.

Yaşanan bu kaçırılma olaylarının dikkat çeken birçok ortak noktası var.
Birincisi, kaçırma olaylarında yaygın olarak siyah Wolkswagen Transporterların kullanılması.
İkincisi, kaçıranların sürekli olarak “Biz devlet görevlisiyiz” vurgusu yapması.
Üçüncüsü, yakınları kaçırılan ailelerin emniyete ve savcılıklara yaptıkları başvuruların büyük bir duyarsızlıkla karşılanması, polisin ve savcıların olayla ilgili en küçük bir araştırma yapmaması… Hatta bazı olaylarda ailelerin kendi olanaklarıyla elde ettikleri delillerin bile değerlendirilmemesi.
Dördüncüsü, kaçırılma olaylarının aydınlatılmasıyla ilgili insan üstü bir gayret gösteren HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ile CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ve SP Milletvekili Cihangir İslam’ın TBMM nezdinde yaptıkları girişimlerin AKP-MHP bloğunun büyük bir duyarsızlık duvarına çarpması…

HDP’li, CHP’li, SP’li üç milletvekilinin yanı sıra hangi görüşte olduklarına bakmaksızın dördü dün ortaya çıkan altı kayıp için eylem yapan, basın toplantısı düzenleyen Cumartesi Anneleri’ni ve İnsan Hakları Derneği’ni “insan haklarında çifte standart olmaz” ilkesini sıkı sıkıya hayata geçirdikleri için ayrıca kutlamak gerekiyor.
90’lı yıllardaki beyaz Toroslar olayını bölgede çok sıcak yaşamış, sürece çok yakından tanıklık etmiş olan bir gazeteci olarak şunu söyleyebilirim: Devlet kendi karanlık uzantılarıyla hiç bu kadar yakından yüzgöz olmamıştı. JİTEM bile devletin mahcubiyet duyduğu karanlık bir uzantıydı, bütün kanıtlara rağmen asla JİTEM’in varlığını kabul etmezlerdi.

Şimdi günümüzün devlet olma anlayışı artık yüzsüzlüğü ele almış, mafya gibi adam kaçırmayı, göz göre göre haydutluk yapmayı gizleme gereği bile duymuyor.
Ancak bu kaçırılma olayları “adrese teslim garantili” bir devlet faaliyeti kadar güvenli!
“Biz MİT görevlisiyiz”, “Biz devletiz” diyen kişiler sizi Kazakistan’dan da kaçırsa, Lübnan’dan da kaçırsa, Edirne ya da İstanbul’dan da kaçırsa fark etmiyor, dört ile altı ay arasında işkenceli bir sorgudan geçtikten sonra Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde “bulunmuş” oluyorsunuz.
Eh, devlet dediğiniz de eninde sonunda yurttaşının kendisine güven duymasını ister!

Kaynak: Artı Gerçek
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ