"Bir devlet geleneği olarak Osmanlı'dan günümüze mülke el koyma"

Anadolu toprakları üzerinde mutlak bir Türk kimliği inşası ve Türklük bilincinin yerleşmesi için gerektiğinde şahıslar ve hatta kitleler feda edilmeliydi.




Yazar Eren Fahrettinoğlu'nun mulkiyetihlali.org'da yer alan analizi şöyle; 


Yazı dizimizin ilk iki bölümünde, I. Dünya Savaşı sırasında uygulanan Ermeni Tehciri ile daha sonra II. Dünya Savaşı sürerken yine aynı saiklerle sahneye konulan Varlık Vergisi uygulamasına değinmiştik. Bu uygulamalar tarihimizde ilk olmadığı gibi ne yazık ki son da olmayacaktı. Resmi ideoloji sahibi yönetici sınıfa göre, ülkede tam bir egemenlik sağlamak için, hem nüfusun hem de ekonominin Türkleştirilmesi şarttı. İdeolojik devlet anlayışı, bu yolda yapılacak herşeyi ve atılacak her adımı meşru ve hatta bir gereklilik olarak görüyordu. Bunun için ne gerekiyorsa yapılmalı, Anadolu toprakları üzerinde mutlak bir Türk kimliği inşası ve Türklük bilincinin yerleşmesi için gerektiğinde şahıslar ve hatta kitleler feda edilmeliydi. 

Bu amaçla hızlı bir şekilde yepyeni bir millet ve milli kimlik inşa edilmeye başlandı. Ancak bu sanıldığı kadar kolay olmadığı gibi yaşanan büyük kırılmalar ve bu nedenle oluşan siyasi gelenek sistemin hiçbir zaman demokratik olmasına izin vermedi. Zira ülkenin geleneksel siyasal zihniyet dünyası, “devletin mutlak hakimiyetinin zorunlu olduğu” yolundaki kabulle dayanıyordu ve bu nedenle devlet tarafından işlenen sistematik suçlara ilke olarak karşı çıkılmadı. Kişiler, siyasi akımlar ve partiler bu suçları, kime karşı işlendiği, kime fayda ve zarar vereceği hesabı üzerinden yargıladı; buna göre de tavır belirledi. Yani işlenen suçun ne olduğu değil, kimin için işlendiği önemliydi.

1954’te Kıbrıslı Rumlar, Ada’daki İngiliz sömürge yönetiminin sona ermesi ve kendilerine bağımsızlık verilmesi için mücadele başlattılar. Yunanistan’ın da aktif destek verdiği bu mücadele aslında bağımsızlık sonrasında Ada’nın Yunanistan’a bağlanması (ENOSİS) amacını taşıyordu. Yunanistan, nüfusun büyük çoğunluğunun Rumlardan oluşması nedeniyle Ada’daki halkların geleceklerini kendilerinin tayin etmesi gerektiğini ileri sürerek konuyu Birleşmiş Milletler gündemine taşımıştı. Türkiye ise Kıbrıs’ın İngilizlere Osmanlı Devleti tarafından verildiğini, hiçbir zaman Yunanistan toprağı olmadığını ileri sürüyor; ENOSİS fikrine karşı çıkıyordu. Uyuşmazlık, Ada’daki Türkleri ve Rumları karşı karşıya getirmiş, Rumlar tarafından Türklere yönelik saldırılar başlamıştı. 

Bu sürece paralel olarak 1955 yılında Türkiye’deki medyanın çoğunluğu tarafından İstanbul’da yaşayan Rum azınlığa karşı nefret söylemi içeren haberler yapılmaya başlandı. Özellikle İstanbul’lu Rumların refah içinde yaşadıkları ve mutlu oldukları, üstelik Kıbrıs’lı Rumlara maddi destek sağladıkları yolundaki haberler ve yazılar gündemden hiç düşürülmüyordu. İki halk arasındaki tansiyonun böylece yükselmesine neden olunuyordu. 1954’te kurulan Kıbrıs Türktür Cemiyeti ise, Kıbrıs meselesinin millileşmesi amacıyla kamuoyu yaratmak için başta İstanbul olmak üzere birçok şehirde faaliyet gösteriyordu.

Bütün bunlar olurken Devletin bazı birimleri tarafından da başka önlemler alınıyor, sorunun yine radikal bir biçimde çözülmesi amacıyla bir takım çalışmalar yürütülüyordu. Daha önceki benzerlerinde olduğu gibi bunun için planlanan olaylar sonucunda birçok amaç birlikte gerçekleşmeli, yine bir taşla birden fazla kuş vurulmalıydı..!

Nihayet bundan tam 65 yıl önce İstanbul’da yaşayan Rumlar yalan bir haberle hedef haline getirildi. Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atıldığı yolundaki haberin duyulması üzerine, 6 Eylül 1955’te elinde kazma, balta ve sopalarla sokaklara dökülen binlerce kişi, Rumlar başta olmak üzere azınlıklara ait ev ve işyerlerini yakıp yıkmaya başladı. Oysa atılan bomba ses bombasıydı, bir planın gereği olarak atılmıştı ve binaya zarar vermemişti. Yaşanacaklardan önceden haberdar olan İstanbul Ekspres adlı iktidar yanlısı gazete kağıt stoku yapmış, normal günlük tirajı 20 bin civarında iken, aynı gün ikinci baskısını yaparak 290 bin basıp satmıştı. Bu arada birçok gazete de kervana katılıp birkaç gün üst üste olayları tahrik eden ve destekleyen manşetler attılar.

Bu çabalar sonuçsuz kalmadı. 6 Eylül 1955 günü sokaklara dökülen ve adeta çılgına dönmüş bir güruh tarafından resmi verilere göre 4214 ev, aralarında fabrika ve otellerin de bulunduğu 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, 2 manastır, 26 okul tahrip edildi. İşyerleri ve evlerin içinde bulunan eşyaların önemli bir kısmı yağmalandı. Kiliseler yakıldı, içlerindeki ikona, resim, kutsal kitap vs ne varsa onlar da bu tahrip ve talan edildi. 15 kişi hayatını kaybetti, binlerce insan yaralandı. Çok sayıda tecavüz vakası yaşandı.   

Bu sefer hedefte Rumlar vardı, ancak hızını alamayan öfkeli kalabalık bu arada diğer azınlıkların (Yahudi, Ermeni) da evlerine ve işyerlerine saldırdı. Hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkanları da yıkım ve yağmadan nasibini aldı. Rum vatandaşların adresleri önceden belirlenmişti. Yirmi ila otuz kişiden oluşan organize birliklerin kent içindeki ulaşımı taksi, özel arabalar, otobüs ve vapur gibi araçlarla sağlandı.

Olaylar, İstanbul’dan başka diğer büyük şehirlere yayıldı. O dönemde çok sayıda azınlık mensubunun yaşadığı İzmir de bu infialden kurtulamadı. Orada da yerel basın olayları tahrik etti. Hatta Ege Ekspres gazetesi 7 Eylül tarihli baskısında, yaşananları ‘Türk Gençliğinin Büyük Heyecanı’ ve ‘Asil İnfial’ olarak adlandırdı. İzmir’de Rum kiliseleri ve dükkanları ateşe verildi.

Hükümet sıkıyönetim ilan etti. İçişleri Bakanı Namık Gedik istifa etti. Beş bin civarında kişi tutuklandı, tutuklananların bir kısmı Anadolu’dan başka şehirlerden  gelen kişilerdi. Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı ve üyeleri tutuklananlar arasındaydı. Ancak Cemiyet üyeleri, olayların içyüzünü ifşa etmekle tehdit edince hemen serbest bırakıldılar. Olayların sorumluluğu halkın üzerine yıkıldı. ”Türk Milleti galeyana geldi, olayları gerçekleştirdi” denildi ve yargılamaların sonucunda kimse ceza almadı. Böylece hukuk tarihimizde bir ilk’e imza atıldı. ‘Galeyana gelmek’ cezai sorumluluğu ortadan kaldıran bir neden olarak hukuk literatürüne girmiş oldu..!

Olaylardan sonra binlerce yerli Rum ülkeyi terk etti. Ev ve işyerleri yok pahasına satıldı. Böylece Türkiye’de yaşayan zengin ve şehirli bir azınlık daha ülkeyi terk etmeye zorlanmış, ekonomik kazanımları ve bütün mameleklerini çok ucuz meblağlara Türklere devretmek zorunda bırakılmışlardır. Bu olaylar, İstanbul’daki bir azınlık cemaatinin sona ermesine neden olmuştur. O tarihlerde sayıları yüzbinleri bulan bir etnik topluluktan bugün sadece 2500 kadar insan kalmıştır.

Kanımızca en önemli sonucu da Fatih Sultan Mehmet döneminden başlayan ve devletin güvence verdiği ”Mala, cana, ırza dokunulamaz!” geleneğinin iki saat içinde yok edilmesidir. Oysa yüzyıllarca Osmanlı, ülkesinde yaşayan gayrımüslimlerin ibadet hürriyetlerini güvence altına almış, dini kurumlarını (patriklik, hahambaşılık) resmen tanımış ve mabetlerini inşa etmelerine izin vermişti.

Zaman içerisinde olaylara dair çeşitli itiraflar da geldi. Olayların olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK Genel Sekreterliği de yapan Em. Org. Sabri Yirmibeşoğlu, Gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda (15 Haziran 1991 tarihli Tempo Dergisi) 6-7 Eylül olayları hakkında  ”… 6-7 Eylül de özel harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi, amacına ulaştı.” demiştir. Ancak Yirmibeşoğlu, 2010 yılında katıldığı bir televizyon programında ise röportajda geçen bu sözlerini inkar etmiştir.

6-7 Eylül 1955 Olayları, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1908 Kongresinde alınan Osmanlı Devletinin çekirdeği sayılan Anadolu’nun Türkleştirilmesi, Kürtlerin Türkleştirilmesi, Alevilerin Sünnileştirilmesi ve Hristiyanların yok edilmesi stratejik planının uygulamalarından biridir. Olaylar Kıbrıs’ın statüsünü ve geleceğini belirleyecek uluslararası konferansta Türkiye’nin konumunu güçlendirmek amacıyla planlanıp sahneye konulmuştu. Ancak beklenenin aksine Ada’da İngiltere’nin egemenliğinin devamına yardımcı oldu.

Türk Devleti, Kıbrıs meselesiyle zemin bulan -hatta o zemini dahi suni olarak oluşturulmuştur- bu gergin atmosferi fırsat bilip daha önceki örneklerde de olduğu gibi yine vatandaşına komplo kurmayı, onları doğup büyüdüğü topraklardan çıkarmayı ve onların tüm birikimlerini değersizleştirmeyi tercih etmiştir.  Diğer bir anlatımla, o zamanın aktörlerince de sonradan itiraf edildiği üzere Kıbrıs meselesi ve Atatürk’ün evinin bombalanması meselesi aslında bu eylemlerin bahanesidir. ‘Devlet aklı’ burada da devreye girmiş, ülkenin Türkleştirilmesi projesinin önemli bir aşaması olarak, binlerce insanın canı ve malı pahasına bu acı hadiselerin yaşanmasına neden olmuştur.

YAZININ TAMAMINI BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ

Kaynak: mulkiyetihlali.org
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ