Aşure: Farklılıkların bütünleşmesindeki lezzet

Türkiye'de son yaşanan hukuksuzluklardan dolayı sürgünde yaşayan Türkiye Cumhuriyeti eski Yargıtay Üyesi Weiser Nicht müstear ismiyle bir yazı kaleme aldı.


Toplumlar arasındaki farklılıkların bütünleşmesiyle bir lezzet ortaya çıktığını aktaran Nicht, buna aşure örneğini veriyor. Nicht, "Kardeşlik, barış ve huzur içinde bir arada yaşama; farklı dinleri, dilleri, kültürleri ayrışma ve ötekileştirme değil bilakis zenginlik vesilesi olarak görme ve bu öz sermayeyi define gibi koruma anlayışı ancak bizleri insani mükemmelliğe ulaştırabilir." dedi.

Eski Yargıtay Üyesi'nin kaleme aldığı yazı şöyle: 


Weiser NİCHT (Adı sanal, kendi gerçek sürgündeki Türkiye Cumhuriyeti Yargıtay Üyesi)

Ortadoğu coğrafyasında meydana gelen olayları düşündükçe nedense “aşure” aklıma geldi. Aşure bilindiği üzere Mezopotamya’da ve Anadolu’da oldukça yaygın olarak bilinen ve hemen bütün toplum kesimleri tarafından coşkuyla kutlanan bir gelenektir.

Halk arasındaki hikayelere göre aşure Nuh Nebiden beri kutlanmaktadır. Hikâyeye göre Hz. Nuh Aleyhisselam, tufandan sonra gemi karaya oturunca, gemide kalan bütün gıda maddelerini toplatmış ve elde kalanlardan yemek yapılmasını istemiş. İnsanlık için ikinci başlangıç olarak kabul edilen bu hadisenin hatırasını yad etmek üzere her sene Muharrem ayında aşure yapılır, misafir ve komşulara ikram edilir. Bunun için yakınlık, akrabalık, tanıdık olma gibi ortak paydalar aranmaz; ulaşılabilen, kapıyı açan, kabul eden herkes ikramın veya davetin muhatabı olabilir. Hatta aşure haftasında camilerde, cem evlerinde, devlet dairelerinde, marketlerde bulunan kişilere, yolculara, hasılı bütün insanlara aşure ikram edilir.

Aşureye ne konulmaz ki: Buğday, nohut, fasulye gibi bakliyatlar; incir, kuru üzüm gibi tatlılar; ayrıca fındık, fıstık, badem gibi kuruyemişler; bunlardan başka hatta portakal, mandalina gibi ekşimsi meyveler bile katılır. Nar olmazsa olmazlardan.

Birbirine taban tabana zıt bütün bu gıdalar ve tatlar, ahenkle ve uyum içinde bir araya gelir, yeni karışımdan ve oluşumdan muhteşem tatlar ortaya çıkar. Bu yönüyle aşure gıdaların demokratik toplum düzenidir adeta.

Halil İbrahim Sofrası ve Coğrafyası

Hz. Nuh Aleyhisselam ile Hz. İbrahim Aleyhisselam arasında ne kadar zaman geçti, arada kaç asır vardır tam bilinemiyor. Bu konumuz için önemli de değil zaten. Fakat şurası muhakkak gibidir: Hz. İbrahim Aleyhisselam da aynı coğrafyada yaşamış ve sonrasında yaşadığı bölgelerden çok daha geniş bir sahada toplumlara, insanlığa rehber olmuş, kültürlere ve medeniyetlere bugüne değin, müşterek zeminin harcı ve tutkalı mahiyetinde ortak değerler armağan etmiş, miras bırakmıştır. Bu miras, Anadolu’da ve Mezopotamya’da gündelik hayatta yaşayan bir kültür olarak, hala bütün toplum kesimleri için hem müşterek hem de çok değerli bir hazinedir.

‘Halil İbrahim sofrası’ deyimi, bütün halkların bildiği, özellikle Türkiye’nin güneydoğusunda ve Mezopotamya’da özenle yaşatılan bir kültür ve geleneğin ifadesidir. Rivayete göre Hz. İbrahim Aleyhisselam çok cömert ve misafirperver biriymiş. Bir kere evine gelen misafirlerine hemen bir sığır veya koyun keser ikram edermiş. Sonra, gelen kimdir, necidir, haberli mi geldi, habersiz mi demeden herkese kapısını açık tutarmış. Dahası, Hiç tanımadığı, yoldan geçe yabancıları bile buyur eder, sofrasına davet edermiş. İşte bu yüzden sofrası ‘Halil İbrahim sofrası’ olarak hala yaşamakta.

Bugün Anadolu ve Mezopotamya’yı da aşkın bir bölgede, tüm Ortadoğu’da hangi ırktan, etnik kökenden, renkten, dilden, dinden, inançtan olursa olsun, Hz. İbrahim Aleyhisselam ve hatırası, değerleri, mirası saygın bir yere sahiptir. Adeta bütün Ortadoğu halkları, aralarında derin çatışmalar ve ihtilaflar olsa da O’nun ortak çatısı altında yaşamaktadırlar.

Hz. Nuh Aleyhisselam insanlığın ikinci atası olarak kabul edilir. Hz. İbrahim Aleyhisselam ise, üç semavi dinin, yani Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığın ortak atasıdır. Bütün halkların nezdindeki ortak saygınlığın kaynağı elbette buradan gelmektedir. Kim bilir, belki insanlığın ilk atası dahi aynı coğrafyada yaşadı ve evlatları aynı coğrafyadan çoğalıp yeryüzüne dağıldı.

Medeniyetlerin Seyri

İnsanlık tarihi bakımından, toplumların idaresi, huzur ve refahı bakımından en mükemmel örnek demokratik toplum düzenidir. En azından daha mükemmeli geliştirilene kadar bu böyledir. Yeryüzünde bu düzeni en iyi temsil eden devletlerin hemen hepsi Kuzey Amerika ve Avrupa kıtalarında.

Demokratik toplum düzenini en iyi temsil eden ve yaşayan ülkeler, maddi refah itibariyle maksimum seviyede bunu başarmış vaziyetteler. Bununla beraber, ‘demokratik toplum düzeni’ dahi henüz ‘Halil İbrahim sofrası’ kültür ve medeniyetinin sıcaklığına, samimiyetine, bütün renkleri, desenleri, şekilleri kucaklayan sağlam dokusuna ulaşabilmiş değildir.

Harran, Antakya, Kapadokya gibi bölgeler, bugün medeniyetin ancak ulaşabildiği, barış içinde bir arada yaşama ve yaşatma idealini, binlerce sene öncesinden beri gerçek hayata tatbik ederek gelecek nesillere miras bırakmışlardır.

Coğrafyayı Hazan Vurdu

Fakat gelin görün ki, bir taraftan Halil İbrahim sofrası değerli bir hazine olarak yaşatılırken, diğer taraftan son yıllarda insanı insanlığından utandıracak rezillikler, hayvanlar aleminde bile rastlanmayacak vahşetler ve zulümler yaşanıyor bu topraklarda.

Hukuksuz ve keyfi yargılamalar, faili meçhuller, bitmek bilmeyen eylemler, operasyonlar, hayata gözlerini cezaevinde açan yüzlerce bebek, üst üste hapishanelere tıkılan on binlerce kadın …

Şırnak’ta polis aracının arkasında ceset sürüklenmesi; Cizre’de sokağa çıkma yasağı nedeniyle annenin, çocuğunun cesedini derin dondurucuda saklaması; bir annenin, üstelik toplumun ileri gelen muhalif siyasilerden birinin annesinin cenazesinin başkentte defnedilmesine izin verilmemesi; çırılçıplak soyulan sanıkların arkadan kelepçelenmiş ve yere yatırılmış vaziyette işkence altındaki fotoğrafların pervasızca basına servis edilmesi; nezarethanede kendi başına doğum yapan kadınlar, ameliyathaneden yeni çıkmış, hastane odasındaki yatağında kendi başına zaruri ihtiyaçlarını bile göremeyen ama kolundan yatağın demirine kelepçelenmiş insanlar, ameliyathaneden çıkar çıkmaz daha bebeğini bile kucağına almadan, hatta göremeden, kapıda bekleyen polis tarafından karga tulumba alınıp götürülen anneler, bastonsuz veya birinin yardımı olmadan yürüyemeyecek kadar yaşlı ve zayıf olmasına rağmen iki kolundan kelepçeyle adeta sürüklenerek götürülen doksanına merdiven dayamış ihtiyarların insanlık dışı muameleye tabi tutulması gibi durumlar, bu topraklarda cinnetin ve hoşgörüsüzlüğün ulaştığı seviyeyi gösteren örneklerden bazılarıdır.

Ayrıca çoğulculuk, kaynaşma, hoşgörü, farklılıkların bir beden olması sembolü olan aşure kültürünün yaşandığı Suriye, İran, Irak, Lübnan, İsrail, Filistin bölgeleri de Türkiye’den farklı değildir. Hak ihlalleri, üzüntü ve gözyaşı ile anılan bu topraklarda insanlık hiç bu kadar aşağılanmamıştı.

Tek Çıkış Yine Aşure ve Halil İbrahim Sofrasında Buluşmak

Kaynaşma ve hoşgörü sembolleri olan “Aşure” ve “Halil İbrahim Sofrası” diyarlarının, tam aksi istikamete savrulması, vahşette sırtlanları utandıracak alçaklığa düşmesi aklın ve kalbin kabul edeceği, algılayabileceği bir durum değildir. Böylesine vahşet sarmalına veya girdabına kapılan insanlık mutlak surette buradan çıkmak zorundadır. Aksi halde topyekûn bir yıkım kaçınılmaz olacaktır.

Bu girdaptan çıkış veya çemberin kırılması da yine aşure mantığı ile Halil İbrahim Aleyhisselem mirası ve sofrasıyla mümkündür. Kardeşlik, barış ve huzur içinde bir arada yaşama; farklı dinleri, dilleri, kültürleri ayrışma ve ötekileştirme değil bilakis zenginlik vesilesi olarak görme ve bu öz sermayeyi define gibi koruma anlayışı ancak bizleri insani mükemmelliğe ulaştırabilir.








Yükleniyor...
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ