"AKP, suç örgütü gibi kullandığı devlet ve muhalifleri"

"Siyasal İslam anlayışındaki AKP bir suç örgütü gibi çalışmakta ve devleti kendi suç örgütü gibi kullanmaktadır."



İsmail S. Gülümser/Aktif Haber


Devletle örgütüyle suç örgütünü birbirinden ayıran en önemli fark devlet örgütünün daha önce belirlenmiş kurallara göre hareket etmesi, suç örgütlerinin ise konulmuş bu kuralları çiğneyerek kanun nizam tanımadan istediğini gasp etmesidir. Kanun dışı yollarla istediği sonuçları elde edenler suç örgütüdür, bunlar bazen başkasına ait malları gasp eder, bazen rakiplerini güç kullanarak kanun dışı yollarla alt etmek isterler. Onların literatüründe devletin koyduğu kuralların bir önemi yoktur, istedikleri şeyi elde etmek için diledikleri yöntemi keyiflerine göre kullanabilir ve yasadışı yöntemlerle istediklerini elde edebilirler.

İktidar partisini yöneten ekip uzun yıllar devleti ele geçirme hayalleriyle yaşamış, bu konuma gelinceye kadar devleti ele geçirmek için her şey mubahtır anlayışıyla hareket edip birçok yasadışı işe bulaşmıştı. Yönetimi gasp edecekleri bir fırsat yakaladıkları anda kendi hazırladıkları darbe senaryosuyla dikta rejimlerini kurmuştur.

Bugün AKP yönetiminde devlet tam bir suç örgütü gibi çalıştırılmaktadır, devlet birimleri suç örgütü olarak çalışan iktidarın hışmından kendini korumak için muhaliflere tuzak kurmakta, adam kaçırmakta, işkenceyle muhalifleri suçlayacak ifade vermeye zorlamakta, atılan iftiralarla birçok masum suçlanıp hapse atılmaktadır. Devlet görevlileri adeta suç örgütü emrinde yasadışı iş yapmak için birbiriyle yarış etmektedir, kimisi komutanların emriyle köprüye götürülen öğrencilere müebbet hapis cezası vermekte, kimisi meşru protestolara katılanları kasklarla darp etmekte, kimisi seçilmişleri görevden alıp tutuklamak yerine kayyum atayıp yönetimi iktidara devretmek için projeler hazırlamaktadır.   

Siyasal İslam anlayışındaki AKP bir suç örgütü gibi çalışmakta ve devleti kendi suç örgütü gibi kullanmaktadır.

ERDOĞAN SUÇ ÖRGÜTÜNÜ NASIL KURDU

Erdoğan’ın haksız kazanç elde etme öyküsü olarak bildiğimiz ilk olay Erbakan yönetimindeki refah partisinin kapatılması sırasında kasadaki çeklerin devlet eline geçmemesi için partililere paylaştırılması ile başlıyor. Parti mensuplarının tamamı emaneten aldıkları çekleri daha sonra iade ederken o bu çekin kendi hakkı olduğunu iddia ediyor ve iade etmekten kaçınıyor. Partililer kol kırılır yen içinde kalır mantığı ile o günlerde Erdoğan’ın parti malını gasp etmesini ve paraya karşı zaafını pek kurcalamıyorlar.

Milli Görüşle 3 kez seçim kaybediyor, tüm suç örgütleri gibi o da bir kutsal değeri dini kullanarak çevresinde hayatında suça bulaşmamış bir grup partiliyi devleti ele geçirmek için suç işlemeye ikna ediyor. 1994 seçimlerini oy-mühür çalarak yasadışı yöntemlerle kazanıyor ve suç teşkilatının temellerini atıyor. Refah partisinin itibarıyla belediye başkanlığını kazandığı halde ilk fırsatta Erbakan’a ihanet ediyor.

Ondan habersiz belediye işlerini şirketlere devrederek devlet denetiminden kaçırıyor.

-Yasadışı para aktarma örgütü kurup gizli yazılımla belediye gelirlerinin önemli bir bölümünü kendi hesaplarına aktarıyor.

-İhale mafyası kurup bayındırlık bakanlığının 30-40 katı fiyatla kasa gibi kullandığı yakın akraba şirketlerine adrese teslim ihaleler veriyor.

-Arsa mafyası kurup belediye projelerinin geçeceği bölgelerdeki arsaları ucuza toplayıp pahalıya satıyor.

İktidarı ele geçirmek için kendilerine yasadışı yolardan 1 milyar dolarlık kaynak aktaran suç örgütü müfettişler tarafından tespit ediliyor ve haklarında açılan davalar ilk yıllarda hukukun yavaş işlemesi daha sonra da dokunulmazlıklar yüzünden sürdürülemiyor.

Bu paralarla parti kurup ilk fırsatta hem kendi başkanın %25 ler düzeyindeki oy potansiyelini hem de arkadaşlarının emeklerini gasp ediyorlar. Yasadışı yollardan edinilen servetle diğer partilerin erişemeyeceği ölçüde reklam yaparak, 3 sağ parti MHP, ANAP, DYP ve 2 sol parti DSP, SHP yi barajın altına itiyor, meclise 2 parti girdiği için suç örgütü birinci parti olarak iktidarı ele geçiriyor.

İlk icraatları devletin tüm ihalelerini başbakanlığa bağlamak oluyor.

-İhale mafyası kurarak tüm ihalelerde bizzat koordine ediyorlar, Ahmet Dönmez %10 isimli kitabında Erdoğan ve ekibinin her ihaleden % 10 pay aldığını belgeleriyle ortaya koyuyor.

-Ardından arazi mafyası kuruyorlar, büyükşehirlerden başlayarak kupon arazı dedikleri rantı yüksek bütün arazilerin satışını bizzat kendi kontrollerine alıp ülkenin mallarını yağmalamaya başlıyorlar.

-Suç örgütü adına ticari şirketler kuruyor ya da mevcutlarla bağlantı kurup yol, köprü, baraj, santral, petrol, doğalgaz gibi devletin yaptığı tüm büyük işlere ortak oluyorlar.

Yaptıkları yasadışı işler 17-25 Aralık’ta bizzat Erdoğan’ın telefon kayıtlarıyla tespit ediliyor, Erdoğan ve suç örgütü hakkında dava açılıyor. Ahmet Dönmez “17-25 Aralık” kitabında o günlerde yaşananları belgeleriyle aktarıyor.

Bütün suç örgütlerinin yaptığı gibi mahkeme edilip varsa cezalarını çekmeleri gerekirken onlar devletin tüm hukuk ve güvenlik sistemine savaş açıyor, onlardan intikam almaya yöneliyor. Önce gasp ettikleri devleti yönetme yetkisini kullanarak olayı takip eden polis hâkim ve savcıları dağıtıyor, kendilerine hizmet etmeyecekleri sürgüne gönderiyorlar. Bunun suçlardan aklanmaya yetmeyeceğini görünce darbe senaryosu planlıyorlar. Kendi kurguladıkları darbeyi bastırmış muzaffer bir komutan rolüne soyunup tüm anayasal sistemi rafa kaldırıyor, devletin demokratik kurumlarını yok edip diktatörlük kuruyorlar.   

Şu an ülkeyi dindar insanları İslami kimlikleriyle kandıran bir suç şebekesi ele geçirmiş durumda ve hukuk sistemini kendilerine bağladılar, tüm suçlardan sorgulanmaktan kaçtılar, ama her gün bir muhalife işlenmemiş suçlarla müebbet hapis cezaları yağdırıyorlar.

SİYASAL İSLAMCILARIN ÜLKELERDE YAPTIĞI YIKIMLAR

Siyasal İslam düşüncesi aynen belli ideallerle başlayan suç örgütleri gibi çok çarpık kriterler kullanıyor, onlara göre bir ülkede yönetimi ele geçirmek için yasadışı her türlü yolu kullanmak mubah. Kendilerinden farklı dünya görüşüne sahip olanlar dindar bile olsalar onlar yanında hiçbir değeri yok, bu yüzden yönetimi elde edinceye kadar herkesle ortaklıklar kurabilir, gücü ellerine aldıktan sonra kendilerine biat etmeyenleri yanlışlarına itiraz edenleri terörist hain ilan edip yok etmeye soyunabilirler.

Dinin kutsal değerlerini kullanıp insanların dini hassasiyetlerinden yararlanarak iktidara gelen bu gruplar ülkelerde çok ciddi tahribatlara yol açıyorlar. Mısır’da İhvanı Müslim’in, Sudan’da  Hasan Turabi gibi İslam adına çıkıp siyasetle ülke yönetiminde etkili olan grupların iktidara geldikten sonra verdikleri sözlerin hepsini unuttuğu, demokrasiyi ortadan kaldırıp faşist dikta yönetimleri kurmaya yöneldikleri görülüyor. Örnek verilen ülkelerin hepsinde farklı gerekçeler kullanılarak onbinlerce insan işten atılmış, demokratik kurumların neredeyse tamamı bir bir kaldırılmış, muhalefete mensup binlerce insan tutuklanmış, sendikalar dernekler sivil toplum kuruluşları dünya görüşüne göre ayıklanmış, ekonomik sistem ve devletin yönetim sistemi değiştirilmiş, devlet aygıtı tamamen kendilerine bağlanmış.

Mısır,  Sudan’da ve siyasal İslamcı yönetimlerin olduğu diğer ülkelerde yaşananlar bu düşüncenin ülkelerin yıkılmasına sebep olduğunu gösteriyor. Ülkelerin ekonomik kaynakları kurutulurken, dış borçlar hızla yükselmiş, kamuya ait varlıklar yandaşlarla paylaşılmış, devletin verdiği hizmetlerin maliyetleri katlanmış sürdürülemez hale gelmiş, yolsuzluklar hızla artmış, ülkenin gelir kaynakları cihatçı gruplara aktarılmış, özgürlükler tamamen oradan kaldırılırken eğitimden kültüre her alanda yasakçı yapılar öne çıkmış. Bugün Yemen gibi ülkeler açlıkla boğuşurken, İran gibi petrol zenginlikleriyle hala ayakta kalabilenlerde ise İslam adına yapılan devrim ülkede mollaların hâkimiyetine yol açmış onların yaptıkları toplumu dinden soğutmuş.

Güçlü İslami rejim kurma hayaliyle göreve gelen siyasal İslamcı iktidarlar yasakçı tutumları ve ırkçı yaklaşımları ile ayrımcılık yapmış muhaliflere soykırım uygulamış yaşanan krizlerden dolayı ülkelerde tansiyon yükselmiş ayrışma talepleri artmış ülkelerin bölünmesine zemin hazırlamışlar.

Siyasal İslami yönetimlerin bulunduğu ülkeler komşularından başlamak suretiyle birçok ülkede radikalleşme faaliyetlerini destekliyor, casusluk faaliyetlerini artırıyor, militanlaşmaya ve iç çatışmalara el altından katkı sunuyor ve diğer ülkelerin iç işlerine müdahale ediyorlar. Ülkelerinde ve diğer ülkelerde birlikte yaşama kültürünü ortadan kaldırıyorlar. Siyasal İslam düşüncesinde olanlar suç örgütü gibi çalışma yürütüyorlar, bu iktidarların zararı sadece kendi ülkeleriyle sınırlı kalmıyor, birçok ülkede kargaşaya yol açıyorlar.

İktidar partisi de aynı yolu izliyor, son dönemde yurt dışındaki diyanet camilerinde görev yapan din adamlarını bile casusluk faaliyetlerinde kullanıyor. Bugün Avrupa ülkeleri AKP nin şiddet yanlısı radikal gruplara verdiği destekten rahatsız, bu yüzden STK ların ve camilerin dış desteklerini yasaklama gibi yöntemler gündeme geliyor.

Siyasal İslamcı ve suç örgütü gibi çalışan AKP yurt içinde dikta rejimi kuruyor, ona muhalif bir şey söylemek cesaret gerektiriyor, ima ile söyleyenler bile hapsi boyluyor. Devleti ele geçirme güdüsüyle derin yapıların tüm kirli oyunlarını kullanıyor, hazine arazileri-ormanları talan ediyor, yüz binlerce insan mahkemesiz işinden atıyorlar. Farklı kesimlerin insan haklarını yok etmeye kendilerini yetkili görüyor, hileli seçimlerle yönetimi ele geçiriyor, yaptıkları tüm hilelere rağmen kazanamadıkları yerleri kayyım vasıtasıyla gasp ediyorlar.

ERDOĞAN VE ONUN SUÇ ÖRGÜTÜNE DÖNÜŞEN DEVLET

Başlangıçta aynı idealler etrafında bir araya toplanan insanlar kademeli olarak suça alıştırılıyor ve örgüte katılanlar genişliyor, şimdilerde devlet aygıtı adeta komple bir suç örgütü gibi kullanılıyor bir yandan yönetimden pay alanlara kaynak aktarmaya hizmet ederken bir yandan da muhalifleri yok etmenin yolları geliştiriliyor. Muhalifler hakkında tüm yasaları çiğnemek için devlet görevlileri adeta birbiriyle yarışır hale getiriliyor.

Son günlerde Türkiye’de devlet mafya örgütleri gibi adam kaçırıyor, işkenceyle insanları işlemedikleri suçları kabule zorluyor, bu yolla ileride kendilerini sorgulayabilecek devlet görevlileri hakkında iftiralarla suç üretiyor, düzmece suçlarla muhalifleri tutuklatıyorlar. Tüm dünyanın gözü ününde adam kaçırıyor,  işkenceyle ifade imzalatıyor, sonra sanki bütün bunlar devleti ele geçiren suç örgütü tarafından yapılmamış gibi, tiyatro oynuyorlar.

Konuyu Artı Gerçek'teki köşesinde Celal Başlangıç “herkesin katili tanıdığı ama kimsenin yüksek sesle söyleyemediği komedi” olarak tanımladıktan sonra özetle şunları anlatıyor.  Devlet 6 ay önce farklı şehirlerden aynı yöntemle adam kaçırıyor ve 6 ay boyunca aileler çalmadık kapı bırakmıyor ama kimseden haber alamıyorlar.

Ailelerin şikâyetleri hakkında soruşturma başlatması gereken savcılar failleri bildikleri halde devleti ele geçirmiş kirli çarkın sahibi suç örgütünün kendilerine de zarar vereceğinden korkuyor ve yasadışı işleri seyretmekle yetiniyorlar. Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Salim Zeybek dördü birden farklı şehirlerde farklı zamanlarda kaçırıldıkları halde bir anda aynı şehirde Ankara emniyet terörle mücadele şubesinde ortaya çıkıyor. Polis altı ay sonra sanki o gün yakalamış gibi bir mizansenle aileleri arıyor.   Gerekçenin tutarsızlıklarla dolu olduğunu görüp kaçırılanların nasıl orada olduğuyla ilgili devlet belgesini bile değiştiriyorlar.

Ardından gözaltındakiler ailelerinden kaçırılıyor, aileler ancak akşama doğru yakınları görebiliyor, hepsi 15-20 kilo zayıflamış, yüzleri solgun ve bembeyaz, bu süre zarfında hiç güneş görmemişler, aileler avukatlarıyla beklerken işkence korkusuyla hepsi de avukat istemediğini belirtiyor, ailelerinden uluslararası kuruluşlara yapılan başvuruları geri çekmelerini, milletvekillerinin olayı kurcalamamasını istiyorlar. Konuşurken gözlerini başlarında bekleyen polisten ayıramıyorlar, ailelerine nerede olduklarını ne yaptıklarını anlatamıyorlar.

Gözaltı süresi dört kez uzatılıyor, 12 gün yanlarına aileleri ve avukatları giremiyor, savcılar, hâkimler, polisler, hep birlikte suç örgütünün oynadığı tiyatroya dâhil oluyor. Adliyede ailelerin tuttuğu avukatlar içeri alınmıyor, CMUK un gönderdiği avukatlarla ailelerin görüşmesi engellemek için arka kapıdan kaçırılıyor. Aileler yakınlarının neyle suçlandığını öğrenemiyor ve bu şartlar altında altı ay işkence gören dört kişi ülkenin tiyatroya dâhil olan hâkimleri tarafından suçlamanın ne olduğu bile bildirilmeden tutuklanıyor. Hangi cezaevine gönderildikleri ailelere bildirilmiyor, araya araya yakınların nerede olduğunu bulmak zorunda kalıyorlar. Altı kişiden ikisinin ise ölü veya sağ oldukları hakkında hala bir bilgi alınamıyor, devlet çarkı tümüyle suç örgütünün emrinde adam kaçırıyor, işkence ediyor, tutuklatıyor, cezaevine gönderiyor.

Cevheri Güven gazeteci kimliği ile Bold’taki köşesinde avukatlardan birine ulaştığını onlarında devlet görevlileri gibi aynı tiyatroya dâhil olduğunu, avukatın kendine tutuklananlarla emniyette karşılaştığını ve kendisinden avukatları olmasını istediklerini söylüyor. Düzmece senaryoya kişinin hakkını savunması gereken avukatta dâhil oluyor, tutuklunun işkence gördüğüyle ilgili bir belirti olmadığını, kendine hiçbir şikâyette bulunmadıklarını her şeyinin normal olduğunu aktarıyor.

Mehmet Efe Çaman tr 7/24 teki yazısında devleti ele geçiren suç örgütünün işlediği suçları bizzat kendi yaşadıklarını örnek vererek anlatıyor. Çok önceden yapılan fişlemelerle belirlenmiş yüz bini aşkın devlet görevlisiyle birlikte o da darbe senaryosundan sonra hiç mahkeme edilmeden neyle suçlandığını bilmeden terörist ilan edilmiş ve KHK ile üniversiteden atılmış.

Bütün siyasal İslamcıların yaptıkları gibi Erdoğan ve ekibi bir bahane bulup devlette muhalifleri tasfiye hareketi başlatıyor. O tarihten sonra KHK lılar için her şey değişiyor. Damgalanıyor, tecrit ediliyor, soykırıma maruz bırakılıyor, bin bir mücadele ile kazandıkları kariyerleri birinin fişlemesiyle bir gecede ellerinden alınıyor, sosyal güvenceleri geçim kaynakları alındığı gibi unvanları gasp edilerek başka yerde çalışmaları engelleniyor.  Pasaportları iptal edilerek yurt dışına çıkışları yasaklanıyor. Ermeni soykırımından sonra Türkiye tarihinde en büyük soykırım uygulanıyor, onların mallarına el konulduğu gibi KHK lılardan bazılarını mallarına el konuluyor, kimisi tutuklanıyor, kiminin banka hesapları bloke ediliyor.

Zulüm sadece KHK lılarla sınırlı kalmıyor Abdullah Öcalan’ın anne babasına zulmetmeyen devletin zulmü savunmasız attığı memurların eşleri, çocukları anne babaları yeni doğmuş bebeklerine kadar uzanıyor.  Üstelik basın aracılığıyla yapılan kirli kampanyalardan dolayı devleti ele geçiren suç örgütünün yaptığı insanlık suçlarına halk ve muhalefet sessiz kalıyor. Yığınlar tecrit ediliyor, akrabalar dışlıyor, sağlık hizmetlerinden mahrum ediliyor, açlıkla karşı karşıya bırakılıyor. Hapse düşenlerin çocuklarını ya akrabaları alıyor ya da devlet yetimhanelerine veriliyor. Hain ve terörist çocuğu muamelesi gören çocuklara ve ailelere devlet adına yapılan hukuksuzluğun zulmün, barbarlığın kanunsuzluğun tarifi imkânsız. Tüm siyasal İslami yönetimlerin yaptığı gibi devletin hukuk normları ortadan kaldırılıyor. Kimin suçlanacağına kimin tutuklanacağına kanunlar ve onlara bağlı iş yapan hâkimler değil siyasiler karar veriyor, kirli istihbarat servislerinin yaptığı fişlemelerle muhalifler bir bir tutuklanıyor.

Siyasal İslamcılar bugün Türkiye’de devlet organlarının yasalarla bağını kopardılar, görevliler aynen suç örgütleri gibi hukuk sistemini yok sayıyor, herhangi bir birimde gücü eline geçiren o birimi kendi vatandaşına eziyet eden bir zulüm makinesi haline getirebiliyor.  Van’da devlet adına yapılan hukuksuz kayyum atamasını protesto eden vatandaşları onları koruması gereken polis tekmelerle yumruklarla polis kasklarıyla kameraların gözü önünde darp ediyor.  Yani polis hem savcı hem hâkim olmuş orada vatandaşın cezasını kendisi veriyor, polis sadece gizli işkence hanelerde değil açıktan herkesin gözü önünde işkence yapıyor. AKP elinde devlet mekanizmaları organize suç örgütü gibi çalışıyor. Kişinin kendini bulamayınca annesi babasını, eş ve çocuklarına işkence yapıyor.

Prof. Dr. Yaman Akdeniz ve Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak hazırladıkları raporda iktidarın hukuksuzluklarını;

-Muhalif düşüncede olan siyasiler, yazarlar, yayıncılar, akademisyenler dâhil herkes terör örgütü üyesi olmakla suçlanıp susturuluyor,

-İşleri elinden alınanlar içeride damgalandığı için iş bulamıyor, yurt dışına çıkışı engellendiği için açlıkla susturulmak ve terbiye edilmek isteniyor,  sırayla istediğini sorgulatıp istediğini tutuklatıyor,

-OHAL bitmesine rağmen uygulamalar giderek her alana yayılıyor, somut delil olmadan kurumlar kapatılıyor kişiler yargılanıyor, uygulamalar hukuk ve anayasal sistemle bağdaşmıyor,

-Basın ve ifade özgürlüğü tamamen yok ediliyor, sosyal medyada yapılan her eleştiriden dolayı kişiler terörle ve anayasal düzeni kaldırmakla suçlanıyor,

-Sıradan eleştiriler yüzünden iki binden fazla vatandaş Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla yargılanıyor, iktidarın görüşüyle çatışan her düşünce susturuluyor

Gibi sözlerle anlatıyor ve yapılan yasadışı uygulamaları açıklıyorlar.

Bütün siyasal İslam yönetimindeki ülkeler gibi Türkiye’de de yüz binden fazla insan sırf muhalif görüşte olduğu için devlet görevinden tasfiye ediliyor, devlet kadroları yandaşlar tarafından işgal ediliyor, rüşvet ve yolsuzluk sıradanlaşıyor, devlet malları iktidar ve yandaşlar tarafından yağmalanıyor. Seçimle göreve gelmiş kişiler görevden alınıyor yerine kendi adamları yerleştiriliyor, devlet memurları kendi vatandaşlarına zulmetmekten zevk alıyor, devletin şiddet ve zorbalığı her alana yayılıyor. Ekonomi çöküyor, istihdam alanları tükeniyor, enflasyon hızla yükseliyor, bir avuç partili zengin olurken halk her geçen gün fakirleşiyor. AKP nin kurduğu suç örgütü şu anda kendini devletin sahibi vatandaşları da kapı kulları olarak görüyor.
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ