Ahmet Kurucan yazdı: Bir karede iki insan

'Ne güzel der Friedrich Holderin: “Hiçbir şey insan kadar yükselemez ve onun kadar da alçalamaz.” Bir kare içinde iki insan.'
İlahiyatçı/ Yazar Ahmet Kurucan'ın Tr724'te yayınlanan makalesi şöyle:

Bir karede iki insan


Bilenler biliyor ve şehadet ediyor ki Melek anne melek gibi bir insan.


75 yaşında.

Ömrü hayır faaliyetleri ile geçmiş.

Geçen hafta zamanında elini öpmek, hayır duasını almak için sıraya giren insanlar tarafından evinden çıkartıldı.

“Boğaz dokuz boğum” derler.

Yutkunuyor insan.

Söz söylerken ahirette vereceği hesabı düşünüyor.

Hani Kur’an’ın ‘Ne oluyor ki bu deftere küçük-büyük hiçbir şey bırakmamış hepsini sayıp dökmüş’ dediği o hesap gününden endişe ediyor.

Bir de nezaketini, nezahetini aklına getiriyor.

Eğer bu iki unsuru bir anlığına bir kenara bıraksaydım bir zamanların özgül ağırlığının sözünü kendine iade ederek: “bu kadar alçalacaklarını tahmin etmemiştim’ derdim.

Yeri gelmişken söyleyeyim, o da Melek annenin elini öpmek için sıraya girenlerden.

Heyhat!

 
Ne güzel der Friedrich Holderin: “Hiçbir şey insan kadar yükselemez ve onun kadar da alçalamaz.”

Bir kare içinde iki insan.

‘Yağmurluk, yağmurda sınanmalıdır’ sözünü hatırladım şimdi birden bire.

Aliya’nın bu söz.

Bilge kral.

Bir kere daha sınandılar işte Melek Anne!

Bir dakika!

Melek anne ile ona böyle hitap edecek ölçüde bir tanışıklığa ve yakınlığa sahip değilim.

Çoklarınız gibi ben de bu süreçte tanıdım onu.

Medyaya düşen haberlerden.

Tanıdığım kadarıyla da çok sevdim.

Azmini sevdim.

Kararlılığını sevdim.

Mücadele ruhunu sevdim.

Allah’a olan tevekkülünü, sıkasını, itimadını sevdim.

Kardeşi Kabil’e ‘Sen beni öldürmek istesen de ben sana el uzatmayacağım’ diyen Habil misali, evlatlarını dahi gasp eden gasıplara ‘zulmünüzde boğulun’ diyen ‘acı tebessümünü’ sevdim.

“Bizim abdestimizden şüphemiz yok ki, namazımızdan şüphemiz olsun” dedikleri halde hem abdest hem de namazlarından şüphesi olanlara bedel ne abdesti ne de namazından şüphesi olmadığını gösterdiği dimdik duruşunu sevdim.

Melek annenin evinden çıkartılması üzerine bir dostum kısa bir soru sordu bana; ‘ahirete inandıkları halde nasıl yapabiliyorlar?’

Cevabı basit dedim bu sorunun.

Şaşırdı dostum.

Çünkü haşir meydanı, hesap, mizan, sırat, cehennem, ebedi azap kavramları ile içi dolu olan ahirete imanla bu yapılan zulüm ve gaddarlıkları bir araya getiremiyordu zihnen.

Onun için de cevabın zor olacağını tahmin etmişti herhalde.

‘Nasıl yani?’ dercesine afallamış gözlerle bana bakarken ben cevabımı verdim.

Sizinle de paylaşayım.

1-Allah’a, ahirete, hesap gününe inanmıyorlar. İnanmadıkları için de bu zulümleri peynir-ekmek yeme kolaylığı içinde yapıyorlar.

2-Allah’a, ahirete, hesaba, mizana inanıyorlar ama haklı olduklarını düşünüyorlar. Dolayısıyla bizim zulüm dediğimiz davranışlarına onlar adalet diyorlar. Belki sevap bile kazandıklarına inanıyorlar.

3-Allah’a, ahirete, sırata, cehenneme inanıyorlar, yaptıkları zulümlerin yanlış olduğunu, ahirette mutlaka bir ceza ile karşılaşacaklarını da kabulleniyorlar ama ihtimal “Cehennem ateşi, sayılı birkaç gün dışında bize asla dokunmayacak” (2/80) diyen bazı Yahudiler gibi düşünüyorlar. Onun için bu ciğersûz zulümleri rahatlıkla irtikap edebiliyorlar. Nitekim yandaş medyada yazan bir köşe yazarı; “Yaptığımız yanlış. Ahirette Allah bizim kulağımızı çekecek ama devlet için bunu yapmak zorundayız” demişti bir zamanlar.


Bitti.

Bu kadar.

Dördüncü beşinci bir şık aklıma gelmiyor.

Ahirete inanma veya inanmamayı merkeze koyup ‘nasıl bu kadar gaddar ve zalim olabiliyorlar?’ sorusunun cevabı adına söyleyebileceklerim gerçekten bu kadar.

Yalnız…

Yalnız dedim o dostuma ve devam ettim:

Bu sorunun muhatabı ben değilim.

Sen de değilsin.

Muhatabı söz konusu zulümlerin failleri olan zalimler.

O.
Onlar.
Dolayısıyla en doğru cevabı da ancak o ve onlar verebilir, o ve onlara sormak lazım.
Bizimki sadece tahmin, sesli düşünme.
Öyleyse soralım; “ahirete inandığınızı söylediğiniz halde 70 yaşında hayatı din, dil, ırk, cins ayırt etmeksizin insanlığa iyilik yapmakla geçmiş anneniz yaşındaki melek gibi bir kadına böylesi bir zulmü reva görmenizin nedeni nedir?”
Bu eşikleri aşalı çok oldu dediğiniz duyar gibiyim.
Haklısınız.

Aştık ama her yeni gün yeni yeni zulümlerle karşılaşınca aşılacak eşiklerin bitmediğini görüyoruz.
İhtimal aşılacak daha çok eşik var.
Mert bildiklerimizin namert, namert dediklerimizin de mert çıktığı bir yerde bu sonuç da normal değil mi?
Aşık Ruhsati ne güzel dile getirir bunu bir ‘taşlama’sında:

“Bir vakte erdi ki bizim günümüz
Yiğit belli değil mert belli değil
Herkes yarasına derman arıyor
Deva belli değil dert belli değil.”
Sanki bu günleri anlatmış Aşık.

İsterseniz  bitirelim:

“Fark eyledik âhir vaktin bittiğin
Merhamet çekilip göğe gittiğin
Gücü yeten soyar gücü yettiğin
Papak belli değil börk belli değil

Adalet kalmadı hep zulüm doldu
Geçti şu baharın gülleri soldu
Dünyanın gidişi acaip oldu
Koyun belli değil kurt belli değil.

Başım ayık değil kederden yastan
Ah ettikçe duman çıkıyor festen
Harabe yüz tuttu bezmi gülistan
Yayla belli değil yurt belli değil

Çarh bozulmuş dünya ıslâh olmuyor
Ehli fukaranın yüzü gülmüyor
Ruhsati de dediğini bilmiyor
Yazı belli değil hat belli değil.”

Ruhu şâd olsun.

“Allah’a imanla dopdolu dağ gibi duran ama dal gibi de kırılan bir kalbi” olduğuna inandığım Melek Anne’ye Allah’tan sabır, metanet ve dayanma gücü vermesini niyaz eder, dualarını beklerim.

Kaynak: Tr724
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ